DARWIN'İN AÇMAZI: RUH

İnsan Ruhu Karşısında Açıklamasız Kalan Evrim Teorisi

Victoria dönemi İngilteresi'nde iki biyolog, canlıların tümüyle tesadüfi süreçler sonucunda birbirlerinden türediği ve insana kadar uzanan bir süreçte gelişip değiştikleri iddiasını ortaya attı. Bu biyologlar, Charles Darwin ve Alfred Russel Wallace idi. Doğal seleksiyon yoluyla evrim hakkındaki ilk çalışma Darwin ve Wallace tarafından ortaklaşa hazırlanmıştı. Biyologlar, evrim teorisi konusu üzerine birbirleriyle rekabet etmek yerine, bu uydurma teoriye birbirlerinin katkısını kabullendiler. Hatta Wallace yazdığı Darwinizm adındaki kitap ile Darwin'in doğal seleksiyon teorisini destekledi. Bu kitabı duyduğunda Darwin'in verdiği karşılık ise, "Darwinizm adından söz etmeyin çünkü bu teori aynı zamanda Wallasizm de olabilir." şeklinde idi.116

Ancak bu hayal ürünü teori ile ilgili olarak iki biyoloğun yolları kısa bir süre sonra ayrılacaktı.

Evrim teorisine göre canlılar, tüm anatomik ve fiziksel özellikleriyle, tümüyle tesadüfi ve dolayısıyla şuursuz bir süreç içinde, doğal seleksiyon yoluyla, birbirlerinden türemişlerdi. Bu iddiaya göre, bir bakteri ile başlayan yaşam, söz konusu hayali türeme yoluyla, günümüzde var olan canlı çeşitliliğini meydana getirmişti. (Detaylı bilgi için bkz. Evrim Aldatmacası, Harun Yahya, Araştırma Yayıncılık) Darwin, doğal seleksiyon prensibinin yalnız parmaklar ya da burun gibi morfolojik özelliklerin çıkışını açıklamakla kalmadığına, aynı zamanda beynin yapısını ve dolayısıyla zihinsel kapasitelerimizi de belirlediğine inanıyordu. Bir başka deyişle Darwin'e göre doğal seleksiyon; insanların müzik, sanat, edebiyat konusundaki ilgisini ve kararlarını, düşünce yeteneğini ve zihin gücünü etkileyen ve onları değiştirip geliştiren bir güçtü. Fakat Wallace bu fikre katılmıyordu. Darwin'in prensiplerinin parmaklar ve ayak parmaklarını ya da daha basit özellikleri açıklayabileceğini düşünüyordu ama matematik ve müzik yeteneği gibi üstün insani becerilerin yalnız kör tesadüflerin eseri olamayacağına inanıyordu.

Wallace'ın "kör tesadüflerin Mozart'ın yeteneklerinin kaynağı olması" iddiasına karşı çıkmasının en önemli nedeni potansiyel zeka olarak adlandırılabilecek olan husustu. Wallace'a göre, örneğin günümüzde yaşayan bir Aborijin topluluğundan neredeyse okuma yazma bilmeyen genç bir kabile üyesini aldığımızı farz edelim. Daha sonra bu genci Rio, New York veya Tokyo'da modern bir devlet okulunda eğitelim. Elbette bu şehirlerde yetişen çocuklardan hiç de farklı olmayacaktır. Wallace bunu şöyle açıklamıştı; "Aborijin ya da Cro-Magnon, kendi doğal ortamına uyum sağlaması için ihtiyaç duyacağından çok daha fazla potansiyel zekaya sahiptir. Bu tür potansiyel zeka, aslında resmi eğitim yoluyla kazanılan kinetik zeka ile karşılaştırılabilir. Peki bu potansiyel zeka neden evrimleşti? İngilizce eğitim verilen okullarda Latince öğrenmek için ortaya çıkamazdı. Matematik öğrenmek için de evrimleşmiş olamazdı, her kim yeterince çalışırsa bu konuda uzmanlaşabilir. Peki bu söz konusu görünmeyen yeteneklerin ortaya çıkmasını sağlayan ayıklayıcı kuvvet nereden gelmişti?"117 Wallace, canlıların bilinçsiz süreçler içinde birbirlerinden türeyerek evrimleştikleri hikayesine inandığı için, insanların zeka gelişiminin bu hayali teorinin neresine dahil edildiğini bulmaya çalışıyordu. Ancak, böyle bir şey gerçekleşmediği için bu iddiayı savunacak bir mantık da geliştiremiyordu.

Wallace şunu söylüyordu:

Çağımızın yazarlarının tümü, insan neslinin çok geçmişe dayandığını itiraf ederken, bunların birçoğu zekanın çok kısa süre önce geliştiği inancını sürdürüyorlar ve bizimle eşit zeka seviyesine sahip insanların tarih öncesi çağlarda yaşamış oldukları olasılığı üzerinde düşünmüyorlar.118

Günümüz bilim adamlarından Vilayanur S. Ramachandran ise, bunu şöyle açıklamaktadır:

Neanderthal ve Cro-Magnon insanlarının beyin kapasitelerinin bizlerden daha büyük olduğunu biliyoruz, bu nedenle gizli kalmış potansiyel zekâlarının Homo sapiens ile aynı hatta daha fazla olduğunu düşünmek hiç de güç olmaz.119

Aslında Darwin bile, teorisinin insan zekasına dair bu hayali gelişimi açıklayamadığını açıkça itiraf ediyor, hatta bu nedenle teorisinin geçersizliğinin ileri sürülebileceğini belirtiyordu:

.İnsan zihin gücü bakımından bütün öbür hayvanlardan öylesine farklıdır ki, varılan bu sonuçta (aşağı bir biçimden türeme) bir yanlışlık olabileceği ileri sürülebilir.120


Darwin'in evrim teorisi, kaplanların, ceylanların, tavşanların, kısacası yeryüzündeki tüm canlıların hiçbir şuurlu müdahale olmadan, tesadüfen meydana geldiklerini iddia eder. Darwinizm'e göre tesadüf, evrimin mucizeler meydana getiren ilahıdır.

Bilimsel olarak kesin olarak desteklenmeyen, son derece mantıksız temeller üzerine kurulu bu teori, canlıların mükemmel özellikleri karşısında yenilgiye uğramıştır. Üstün kompleks özellikler, tüm varlıkların Allah'ın mükemmel yaratışını ispat eder niteliktedir.

Öyleyse, evrimle gerçekleşmesi mümkün olmayan bu önemli gelişimin açıklaması neydi? Wallace'ın buna verdiği cevap şuydu: Bunu Allah gerçekleştirmişti. Wallace'a göre "insanın zarafeti, 'İahi lütfun' dünya üzerindeki ifadesiydi".121

İşte bu noktada Wallace, evrimin itici gücünün doğal seleksiyon olduğu konusunda ısrar eden ve en gizemli zihinsel özelliklerin bile bir Yüce Varlık tarafından yaratılmış olmaksızın geliştiğini iddia eden Darwin'den ayrılmıştı. Darwin, Wallace'ın iddialarını teorisi için büyük bir tehdit olarak görmüş ve 1869 yılında Wallace'a yazdığı mektubunda doğal seleksiyonu kastederek, "umarım senin ve benim çocuğumuzu tamamen öldürmezsin," demişti.122 Wallace'ın vardığı bu sonuç elbette, materyalizmden güç bulan ve Allah'ın varlığını inkar edebilmek için ortaya atılmış evrim teorisi ile hiçbir şekilde bağdaşmıyordu. İşte bu nedenle Wallace'ın fikirleri alelacele hasıraltı edildi. Materyalist çevreler için ön plana çıkarılması gereken, her şeyin bilinçsiz süreçlerle meydana geldiğini öngören anlayış idi. Bunun da öncüsü Darwin olmuştu.

Evrimsel Delilsizlik ve Teorinin Biyolojik Çöküşü

19. yüzyıldan itibaren materyalistlerin en büyük odak noktası, Darwin ve Darwinizm propagandası yapmak oldu. 19. yüzyılın -günümüze kıyasla geri kalmış- bilimsel ortamı içinde doğal seleksiyon adlı bir mekanizmanın tüm canlıların gelişiminin sebebi olduğunu iddia etmek kolaydı. Fosil yatakları derinlemesine incelenmemiş, genetik bilimi keşfedilmemişti. İnsanları, o dönemin bilgisi, daha doğrusu bilgisizliği içinde olmadık senaryolarla oyalamak Darwin ve yandaşları için çok zor olmamıştı. Ama o dönemde bile, teorinin kurucularından biri olmasına rağmen Wallace'ın dikkat çektiği insan bilincinin evrimsel açıdan "açıklanamazlığı" açıkça fark edilmişti. Bilinçsiz işleyen bir mekanizma, bilincin varlığını açıklayamıyordu. Evrimciler hiçbir şuurlu olaya izin vermeyen tesadüfen gelişen olayların, her nasılsa şuur, anlayış, yetenek ve bilinç oluşturduklarını iddia ediyorlardı. Bunun hiçbir mantıklı açıklaması yoktu.


20. yüzyıl bilimi, paleontoloji, biyoloji ve genetik alanlarında, evrim teorisinin sonunu getirmiştir. Teorinin delilsizliği ve geçersizliği açıkça ortaya çıkmış, canlıların kompleks yapılarıyla yoktan yaratıldıkları kanıtlanmıştır.

20. yüzyılda, evrim teorisi büyük bir sürpriz ile karşılaştı. Önce paleontoloji bilimi, Darwin'in "ileride bulunacağından emin olduğu" kayıp ara fosillerin hiçbirinin yeryüzünde bulunmadığını ilan etti. Yeryüzünün neredeyse tümü kazılmış ve araştırılmış, Darwin'in ve yandaşlarının beklediği ara formlar ise bulunamamıştı. Evrim teorisi için ikinci sürpriz ise keşfedilen genetik bilimi idi. Genetik, canlı formlarının, Darwin'in iddia ettiği şekilde doğal seleksiyon yoluyla değişemeyecek kadar kompleks ve değişmez bir yapıya sahip olduğunu tüm dünyaya açıkça gösterdi. Bilimsel gelişmeler, hücrenin, Darwin'in sandığı gibi içi su dolu bir baloncuk olmadığını, sayısız ve birbirinden karmaşık organelden oluşan ve akıllı mekanizmalara sahip olan indirgenemez kompleks bir yapıda olduğunu gösterdi. Keşfedilen DNA, belki de evrim teorisi için en büyük darbelerden birini oluşturuyordu. Canlının tüm genetik bilgisinin saklandığı bu dev molekül, tesadüfen meydana gelemeyecek kadar kompleks olmasının yanında, herhangi bir değişime izin vermeyecek kadar hassas bir yapıdaydı. Evrime göre canlıların birbirlerinden türeyerek değişime uğramaları, yeni türlerde başka canlılara ait yeni özelliklerin kazanılması gerekiyordu. Genetik ilminin gösterdiği gerçeklerle, bunun Darwin'in iddia ettiği şekilde olamayacağı açıkça anlaşılmıştı. Genetiğin ortaya çıkardığı kompleksliğe hiçbir bilim adamı karşı koyamıyordu.


150 milyon yıllık Coelacanth fosili


Bunun üzerine Darwinistler, genetik yapı üzerinde değişime yol açabilecek unsurları dikkate alma ihtiyacı duydular. Bunun için kendilerince kullanabilecekleri tek mekanizma, mutasyonlardı. Neo-Darwinizm adı altında Darwinizm'in yeni düzenlemesini alelacele kurguladılar ve evrimde genetik değişimi sağlayan ikinci bir mekanizmanın yani mutasyonların devrede olduğunu iddia ettiler. Fakat, her biri bilim adamı olan bu kişiler, ilginç bir şekilde önemli bir gerçeği ihmal ediyorlardı: Mutasyonlar %99 oranında organizmaya zarar veren, %1 oranında da etkisiz kalan genetik müdahalelerdi. Kontrollü laboratuvar ortamlarında bile, mutasyonlar yoluyla canlıya yeni bir genetik bilgi kazandırıp onu daha gelişmiş farklı bir türe dönüştürmek mümkün değildi. Tam tersine, gerçekleştirilen her mutasyon, canlının sakat kalmasına veya ölmesine sebep oluyordu. Kontrolsüz doğa ortamında rastgele meydana gelen mutasyonların ise bir canlıya nasıl etki edeceği ortadaydı.

Paleontolojinin ortaya çıkardığı sonuçlar ve genetik biliminin gerçekleri karşısında evrimciler sürekli olarak teorilerinde düzenlemelere gittiler. Genetik bilimi doğal seleksiyonu saf dışı edince mutasyonlara, paleontoloji fosil kayıtlarını ortaya çıkarınca da sıçramalı evrim iddiasına sarıldılar. Bilimsel gelişmelerin evrim aleyhine verdiği inkar edilemez tüm deliller, evrim teorisini tümüyle açıklamasız bırakıyor, onu çürümüş bir teori haline getiriyordu. Teori üzerinde yapılan yeni düzenlemeler de, evrimciler açısından hiçbir zaman sonuç getirmedi. Çünkü evrimin lehine tek bir delil bile bulunmuyordu.

Teori, savunduğu her konuda açıklamasızdı. Evrimciler tarafından ortaya atılan iddialar bilimsel olarak çürütülmüştü. Ama öyle bir konu vardı ki, evrimciler, iddialarının başından beri bu konuda çözümsüz olduklarını biliyorlar ve bunu açıkça itiraf ediyorlardı. Bu, Alfred Wallace'ın henüz teoriyi ortaya atarken "evrimsel olarak gelişmesi imkansız" dediği "bilinç" idi.

Bilinç, Hiçbir Darwinist İddia ile Açıklanamamaktadır

Fiziksel anlamda, insanın evrimi hakkındaki herhangi bir teorinin, güçlü çeneleri ve iri kesici dişleri olan ve bizden dört kat hızlı koşan maymun benzeri bir atanın nasıl yavaş yavaş, iki ayaklı bir hayvana dönüştüğünü açıklaması gerekir. Bu güçlere aklı, konuşmayı ve ahlakı ekleyin, bunların hepsi evrim teorisine baş kaldırmaktadır.123 (Evrimci bilim yazarı Roger Lewin)

Evrim taraftarları, Darwin zamanında açıklamasız olan bilinç konusuna Darwin'den sonra çeşitli şekillerde açıklama getirmeye çalıştılar. Hayali ilkel insanların birbirleri ile iletişim kurmaya, avlanmaya ve alet yapmaya başlayarak beynin evrimini sağladıklarını iddia ettiler. Beynin hayali gelişimi ile birlikte dilin evrimleştiğini, konuşma becerisinin beraberinde bilincin meydana geldiğini ve bu şekilde insanı diğer hayvanlardan ayıran en önemli farkın ortaya çıktığını savundular. Bu iddiaların hiçbiri bilimsel bir dayanak bulamadı. Fosil kayıtları bunların herhangi birine delil oluşturabilecek tek bir bulgu bile vermedi. Dil ve bilinç üzerine yapılan bilimsel çalışmalar ve deneyler, böylesine bir gelişimin gerçekleşmesine dair tüm olasılıkları ortadan kaldırdı. Darwinistlerin ellerinde sadece iddiaları vardı. Bu iddialar, tüm evrimci kitaplarda az-çok benzer şekilde, müthiş bir senaryo dahilinde anlatılıyor ama hiçbir evrimci kaynak buna bilimsel bir delil sunamıyordu. Çünkü böyle bir evrim yaşanmamıştı.

Ünlü Nature dergisinin editörü Henry Gee, bir evrimci olmasına karşın söz konusu evrimci iddianın mantıksızlığıyla ilgili olarak şu açıklamayı yapmaktadır:

Mesela insanın evriminin, vücudun duruşu, beyin hacmi ile ateş, alet kullanımı gibi teknolojik başarılar ve lisanın ortaya çıkmasını sağlayan el-göz koordinasyonundaki gelişmelere bağlı olarak geliştiği söylenir. Ancak bu gibi senaryolar subjektiftir. Deneylerle asla test edilemezler, öyleyse bilimsel değildirler. Genelde kullanımda olmaları bilimsel testlere değil, sahiplerinin iddia ve otoritesine dayanır.124

Bu iddia, bilim dışı olmasının yanı sıra, mantıksal açıdan da tutarsızdır. Evrimciler sözde evrimle ortaya çıkan akıl sayesinde alet kullanımının geliştiğini; alet kullanımı sayesinde de aklın geliştiğini savunmaktadırlar. Yumurta-tavuk hikayesinde 1,5 asırdır yaşadıkları açıklamasızlığı ve çelişkiyi, burada da yaşamaktadırlar. Evrimcilerin buradaki tutarsızlığı açıklamaları gerekmektedir. Bu durum, evrim teorisini ortaya atarken Wallace'ın içine düştüğü ikilemin, evrim teorisi açısından hala devam etmekte olduğunu göstermektedir.

Darwinizm'in en etkili eleştirmenlerinden Phillip Johnson, bu konuda şunları yazar:

Aklın ürünü olan bir teori, teoriyi üreten aklı uygun bir şekilde asla açıklayamaz. Mutlak doğruyu keşfeden üstün bilimsel aklın hikayesi ancak ve ancak aklı verilmiş bir yetenek olarak kabul ederseniz tatmin edicidir. Aklı kendi icatlarının bir ürünü olarak açıklamaya çalıştığımız anda, çıkışı olmayan aynalı bir koridora girmişizdir.125

George Marshall Enstitüsü başkanı Robert Jastrow'un yorumları ise şöyledir:

İnsan gözünün rastlantı ürünü olduğunu kabul etmek zordur. Ancak insan zekasının, atalarımızın beyin hücrelerinde meydana gelen rastlantısal tahribatların ürünü olduğunu kabul etmek daha da zordur.126

Darwinistler, insan bilincinin evrimine ilişkin yalnızca yoruma dayalı iddiaların yetersiz kaldığını düşünmüş olacaklardır ki, konuyu "bilimsel cümlelerle" süsleme ihtiyacı duydular. Bunun için "ortaya çıkma olgusu" adında bir faktörün etkili olduğunu savundular. Darwinistlere göre, bir rastlantı, hiç beklenmeyen bir başka şeyin ortaya çıkışına yol açabilirdi. Bunun klasik bilimsel örneğinin ise "su" olduğunu iddia ettiler. Buna göre, oksijen ve hidrojen kendi başlarına suya benzer bir özellik taşımamakta, ancak belli bir oranda birleştiklerinde ortaya çıkan su molekülleri önceden tahmin edilemeyen çeşitli özellikler ortaya koymaktadır. Evrimciler bu durumu insanın bilinci konusuna uyarladılar ve insan bilincinin kökeninde, beyin kimyasında meydana gelen rastlantısal bir değişimin yattığını iddia ettiler. Hiçbir şekilde test edilemeyen, hiçbir bilimsel kanıta sahip olmayan böyle bir iddiayı, çözümsüz kaldıkları bilinç konusuna uyarlamak, çaresizliklerinin çok açık bir göstergesiydi.

Bu elbette son derece mantıksız ve teknik anlamda imkansız bir aldatmacadır. Çünkü herkes gayet iyi bilir ki, insan bilinci su örneğindeki gibi fizik kurallarına bağlı bir hadise değildir. Bir insanın, bir çileği görünümü, kokusu ve tadı ile gözünün önüne getirebilmesi, aile yakınlarının görüntülerini ve seslerini sanki yanındaymış gibi algılayabilmesi, beynindeki atomların daha önce bilinmeyen bir şeyi ortaya çıkarmak için hareketlenmelerinin bir sonucu değildir elbette. Tüm bunları gerçek gibi algılaması, insanın dileğidir, isteğidir ve o sırada düşündüğü şeydir. Fiziksel niteliği olan atomların farklı şekillerde birleşerek metafizik bir kavram olan "bilinci" ortaya çıkarmaları imkansızdır. Filozof ve yazar Christian de Quincey'nin belirttiği gibi, "bilim adamları, henüz bilinci açıklayamazlarken, kendi bilinçlerinin tartışılmaz varlığı ile her gün yüzleşmek gibi garip bir durum içindedirler".127

Evrimci bilim adamı J. Hawkes, New York Times Magazine'de yayınlanan bir yazısında şunları söylemektedir.

Kuşları, balıkları, çiçekleri vb. göz kamaştırıcı güzelliği salt doğal seleksiyona borçlu olduğumuza inanmakta güçlük çekiyorum. Dahası, insan bilinci öyle bir düzeneğin ürünü olabilir mi? Nasıl olur da tüm uygarlık nimetlerinin yaratıcısı olan insan beyni; Sokrates, Leonardo da Vinci, Shakespeare, Newton ve Einstein gibileri ölümsüzleştiren yaratıcılık, "yaşam savaşımı" denen orman yasasının bize bir armağanı olsun?128

Bu yalnızca Darwinistlerin yaşadığı bir hayal, gerçekleşmesini çok istedikleri bir dilektir. Bilinç, evrimin saçma ve delilsiz iddiaları ile kesin olarak açıklanamaz durumdadır.

Bir müziği dinlerken onun verdiği ritmden zevk alan, bir yemeği tadarken ondan hoşlanan veya onu lezzetsiz bulan, karşısındaki insanı seven, ona şefkat duyan, kendi benliğini araştıran, kendi beynini laboratuvarda inceleyen, keşişer yapan, problemler çözen, başarılarıyla sevinen, karar veren, beste yapan, kitap yazan varlık acaba şuursuz tesadüflerin sonucu meydana gelmiş olabilir mi? Acaba hangi rastgele kimyasal olay bir insana güzel davranmayı, ince düşünceli olmayı, fedakarlık yapmayı öğretebilir? Acaba hangi rastgele olay sonucunda insan bir şeyleri öğrenme, aklında tutabilme, karşısındakini eğitme, devletleri yönetebilme yeteneğine sahip olmuştur? Acaba hangi şuursuz olay, bir insanı şuurlu, mantıklı, zor zamanlarda ani kararlar alabilen, sevinen, üzülen, duygulanan, şaşıran, endişelenen, planlar yapan bir varlık haline getirebilir? Acaba beynin içindeki şuursuz atomlar bir hayvanı nasıl gökdelenler inşa eden, uçaklar yapan, bilgisayarlar üreten, sayısız matematik formülü çözüp geliştirerek uzaya çıkan, kendisine benzer robotlar tasarlayan şuurlu bir insan haline getirebilmiştir? Bir bakteri, nasıl olmuş da tüm dünya üzerinde muhteşem bir medeniyet kurmuş, olağanüstü bir teknoloji üretmiş olan bir insana dönüşmüştür?


Yaratan, hiç yaratmayan gibi midir? Artık öğüt alıp-düşünmez misiniz?
(Nahl Suresi, 17)

Evrim teorisyenlerinin tüm bu sorulara bir açıklama getirmeleri gerekmektedir. Tesadüflerin, rastgele ve bilinçsizce meydana gelen etkilerin, nasıl bilinç var ettiklerini açıklamaları gerekmektedir. Şuursuz olayların, nasıl şuurdan daha üstün davrandıklarını, nasıl bilinçli bir varlığın yapabileceğinden daha fazla bilinç ortaya koyabildiklerini izah etmeleri gerekmektedir. Eğer iddia ettikleri evrim doğruysa, önce bilimsel deliller getirmeleri, sonra tüm bu mantıksızlıkları açıklığa kavuşturmaları gerekmektedir. Evrimciler, buna bilimsel bir açıklama getirebilmişler midir? Bilinçsiz olayların bilinç meydana getirdiği ikilemine bir çözümleri var mıdır? Bu konuyla ilgili yazılmış sayısız evrimci kitapta, sayısız evrimci makalede, sayısız konferansta bunun açıklaması yapılmış mıdır?

Hayır!

Evrimcilerin yaptıkları yalnızca iddialarını sıralamak, bunu yaparken kelimeleri süslemek, deliller göstermekten kaçınmak, boş ve uzun sözlerle "insan aslında hayvandır" telkinini mümkün olduğunca empoze edebilmektir. Bilimsel delil getiremedikleri gibi, söz konusu mantık karmaşasına da bir açıklama sunamamaktadırlar. Bilinç, evrim teorisini ciddi anlamda yok eden, Darwinistleri şaşkınlık ve çaresizlik içinde bırakan en kesin ve en kaçınılmaz gerçeklerdendir. Darwinistlerin madde üzerine kurguladıkları yalanlar, bilinç konusuna uygulanabilir değildir. Salt maddenin varlığına dair geliştirilmiş olan teori, maddenin dışındaki bu mucize karşısında müthiş bir şok yaşamaktadır. Allah'ın varlığını inkar etmek için ortaya atılmış bu yalan, Allah'ın olağanüstü eseri "bilinç" karşısında yerle bir olmuştur. Allah bir ayetinde şöyle buyurur:

Gerçek şu ki, onlar hileli-düzenler kurdular. Oysa onların düzenleri, dağları yerlerinden oynatacak da olsa, Allah Katında onlara hazırlanmış düzen (kötü bir karşılık) vardır. (İbrahim Suresi, 46)

Darwinistler Ruh Sahibi Olduklarının Bilincindeler mi?

Modern bilim, insan aklının, materyalistlerin iddia ettikleri gibi beyin hücreleri arasındaki alışverişten kaynaklanmadığını teyit etmiştir. Bir başka deyişle, insan bedeninde, bedenin kendi fonksiyonlarına ait olmayan ve fiziksel bir niteliği bulunmayan bir varlık vardır. Materyalist felsefenin bir ürünü olan ve maddenin mutlak varlığı dışında hiçbir açıklamayı kabul etmeyen evrim teorisi, maddesel varlığı olmayan insan ruhu karşısında tümüyle açıklamasızdır.

Bu noktada bir gerçeği tekrar hatırlatmakta fayda vardır: Evrim teorisinin, canlıların gelişimi ile ilgili olarak kanıtlanmış tek bir iddiası, delillendirilmiş tek bir örneği yoktur. Evrim teorisi, canlı tarihi üzerine yalnızca spekülasyonlara başvurmuş, sahte deliller kullanmış ve canlıların evrimleşmediğini ispat eden bilimsel ve paleontolojik gerçekleri örtbas etmeye çalışmıştır. Bu yolla, geçersizliği anlaşılmış fosil örneklerini propaganda malzemesi yapmış, onları ara geçiş örnekleri olarak göstererek insanları aldatmaya çalışmış ve hatta bu uğurda sahtekarlığa başvurmuştur. (Detaylı bilgi için bkz. Ara Geçiş Açmazı, Harun Yahya. Araştırma Yayıncılık) Evrimcilerin, canlıların hayali evrimi ile ilgili sayısız senaryosu, saysız masalı vardır. Ama bunların tek bir tanesi bile bilimsel olarak ispat edilememiştir. Dahası, bilim ve teknoloji, böyle bir evrimin imkansızlığını açıkça ilan etmiştir.

Evrimin içinde bulunduğu bu çıkmazlar arasında bilinç konusunu özel yapan şey, fiziksel hiçbir delil ile varlığı açıklanamayan bu konu üzerine evrimcilerin bir senaryo dahi geliştirememeleridir. Modern teknoloji ürünü, gelişmiş tarama cihazları, materyalistlerin, beyinde akıl meydana getiren bir bölge veya süreç beklentilerini boşa çıkarmıştır. İnsan aklına maddeci bir açıklama getirilememektedir.

Materyalist bakış açısına sahip olan kişilerin bu arayışlarının nedeni bilinci gerçek anlamda kavrayamamalarıdır. Ruh sahibi olduklarını, bir şuurla hareket ettiklerini anlayamamaktadırlar. Darwinizm'i savunmalarının tek sebebi budur. Eğer bilinç gibi olağanüstü bir varlığın farkında olsalar, bir ruh taşıdıklarını anlasalar, Darwinist olmaları imkansızdır. Bu tümüyle metafizik bir gerçektir.

Darwinistler, indirgenemez komplekslikteki bir insan gözünün tesadüfen evrimleştiğini ve ışığı algılama yani "görme" özelliğine tesadüfen sahip olduğunu iddia etmektedirler. Renkleri gören, çevresindekileri algılayabilen, bunlar hakkında yorum yapabilen insanı söz konusu tesadüflerin, hücresel etkileşimlerin bir sonucu olarak görmektedirler. Gözdeki hücrelerin dışarıdaki ışığı yakaladığını ve bizlere renkli dünyanın sunulması için bu mekanizmanın ve beynin varlığının yeterli olduğunu iddia etmektedirler. Ama bu hücrenin bir görüntüyü fark edip bunu algılayabilmek için açılıp kapanması, bir şuurla karar vermesi, kısacası ruhun emrine uyarak hareket etmesi gibi bir olağanüstülüğü kavrayamazlar. Hiçbir Darwinist, kendisinde var olan şuuru hissetmez. Bunu hissederek Darwinizm'i savunması imkansızdır. Kendisindeki şuuru hissederek, sadece bir hücre yığınından ibaret olduğunu, bakteriden türeyip bu hale kadar geldiğini, sahip olduğu ve algıladığı her varlığın şuursuz tesadüflerin eseri olduğunu iddia etmesi imkansızdır. Normal şuur ve vicdanla bunu iddia etmesi mümkün olamaz. Darwinistler, içlerinde gören, düşünen, akleden, yorum yapan, seven, sevinen, üzülen bir varlık olduğunun farkına varamamaktadırlar. Farkına vardıkları anda, maddeyi ilahlaştırma düşüncesinden hemen vazgeçeceklerdir.

Bir insanın yeşil rengi görmesi, karşıdan gelen arkadaşını tanıması, onu görmekten dolayı sevinç duyması artık bilimin içine giren bir konu değildir. Fiziğin ötesinde bir gerçektir. Bu, fiziksel veya maddesel hiçbir sebep ve kavram ile açıklanamaz. Kendisinde olan bilinci fark eden bir insan için ise, her şeyin mutlak maddeden ibaret olduğunu iddia edip savunmak imkansızdır. İşte bu nedenle, Darwinistlerin sahip oldukları şey apayrı bir düşünce yapısı, apayrı bir algılama şeklidir. Kuşkusuz en doğrusunu Allah bilir.

Allah Kuran'da, böyle insanların, mucize görseler bile inanmayacaklarını şu şekilde haber vermiştir:

Gerçek şu ki, Biz onlara melekler indirseydik, onlarla ölüler konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık, -Allah'ın dilediği dışında- yine onlar inanmayacaklardı. Ancak onların çoğu cahillik ediyorlar. (Enam Suresi, 111)

Normal düşünen bir insan için, kendi içindeki şuuru algılayıp fark eden "ben"i görebilmek, beyninin dışında bir bilince sahip olduğunu anlayabilmek son derece kolaydır. Ama Darwinistler, farklı bir düşünce yapısına sahip olduklarından hem maddenin dışında bir şuurun varlığını, hem de kendilerine ait olan bilinci görememektedirler. Herhangi bir Darwinist üzerinde bunu görmek, bunu gözlemlemek oldukça kolaydır.

Farklı işleyen özel bir düşünce sistemi, Darwinistleri işte bu yüzden maddeye bu kadar bağımlı yapmakta, bunun dışındaki açıklamaları reddetmelerine sebep olmaktadır. Ancak normal bir bilince, sağlıklı bir düşünce sistemine sahip bir insan, dünyanın bir algılar bütünü olduğunu ve bunu algılayan "ben"in dışarıdaki ışıktan, beyinden, kulaktan, gözden, elektrik sinyallerinden farklı bir şey olduğunu rahatça görebilir. Dışarıdaki ışık, gördüğümüz kırmızı rengin sebebi olabilir ama onun kırmızı olduğunu fark eden, bunu tanıyan, kırmızının ne olduğunu bilen "ben"in bir açıklaması olmalıdır. Normal düşünebilen bir insan, tüm bu algıların ruha ait olduğu sonucunu hemen çıkaracaktır. Çünkü böyle bir insan, kendi sahip olduğu bilincin, "ben" dediği şuurun farkındadır. Böyle bir insan, tüm maddeci açıklamaların mantıksızlığını ve geçersizliğini kolaylıkla görebilir. Darwinizm'in ne büyük bir yanılgı olduğunu hemen fark edebilir.

Darwinist görüşün propagandasına kanmamak, iddialarına hiçbir şekilde dikkat vermemek gerekmektedir. Çünkü bu iddiaların sahibi olan kişiler, farklı bir anlayış ve farklı bir boyut içinde yaşamaktadırlar. Bunun en büyük delillerinden biri, maddenin aslı konusunun kuantum fiziğinin keşfinden, yani 20. yüzyılın başlarından beri bilimsel olarak bilinmesine rağmen, aynı materyalist propagandanın kesintisiz devam ediyor olmasıdır. Teorilerini ve felsefelerini dayandırdıkları madde yok olmuştur. Ama bu durum, Darwinist ve materyalist çevreler için pek bir şey fark ettirmemiş gibidir.

Bu, Allah'ı inkarları nedeniyle Rabbimiz'in onlara vermiş olduğu bir karşılık olabilir. Onlar kendi varlıklarını, kendi ruhlarını inkar ettikçe, Allah onları ruh sahibi varlık özelliğinden uzaklaştırmış olabilir. Kuşkusuz en doğrusunu Allah bilir. Allah, bir ayetinde şöyle buyurur:

Kendileri Allah'ı unutmuş, böylece O da onlara kendi nefislerini unutturmuş olanlar gibi olmayın. İşte onlar, fasık olanların ta kendileridir. (Haşr Suresi, 19)

İşte bu nedenle, Darwinist yalanlara kanmak, materyalistlerin boş iddialarına ihtimal vermek, akıllı, mantıklı ve maddenin aslı konusunu kavrayabilmiş, bir "ben"in farkına varabilmiş insan için büyük bir yanılgı olur. Eğer bir insan, kendi taşıdığı ruhun alametlerini görebiliyorsa, her şeyin Yaratıcısı olan Yüce ve güçlü bir Yaratıcı'nın, yani Allah'ın varlığını fark edebiliyorsa, o zaman üstün yeteneklere ve akla sahip bir varlık haline gelir. Bu üstün akıl, Darwinizm aldatmacasına kanmayacak kadar asil ve değerlidir. Allah'ın üstün kudretini takdir edebilecek kadar güçlüdür. Bu üstün akıl ile insan, yoktan var edilmiş olduğunu ve sonsuz bir ruh taşıdığını bilir. Bu sonsuz ruha algılatılan rengarenk, eşsiz dünyaya hayran kalır, bunların tümünü hayal olarak yaratan Allah'ın sanatını hayranlıkla izler. Bu sonsuz ruhun asıl yurdunun dünya olmadığını ve kendisine vaat edilmiş olan asıl yurda kavuşmak için çaba göstermesi gerektiğini de bilir. Ruhun ait olduğu asıl yurt, ahirettir. Ahiret, tüm ruhlar, yani gelmiş geçmiş tüm insanlar için yaratılmıştır. Sonsuz nimet ve azap ahirette insanların karşısına çıkacaktır. Yalnızca bir görüntüden ibaret olan dünya hayatı, bu sonsuz hayat için deneme yeridir. İnsanın, ebedi nimet içinde yaşayıp yaşamayacağı, azap çekip çekmeyeceği kararı, dünyada gösterdiği ahlak ve gerçekleştirdiği amellerle belli olacaktır. Güzel ahlak ve salih amel ise, yalnızca Allah'a gönülden iman edip Kuran'a uymakla mümkündür.

Sizin tümünüzün dönüşü O'nadır. Allah'ın va'di bir gerçektir. İman edip salih amellerde bulunanlara, adaletle karşılık vermek için yaratmayı başlatan, sonra onu iade edecek olan O'dur. İnkar edenler ise, küfürleri dolayısıyla, onlar için kaynar sudan bir içki ve acı bir azap vardır. (Yunus Suresi, 4)


Ana Sayfa

116- V.S. Ramachandran, M.D., Ph.D. ve Sandra Blakeslee, Phantoms in the Brain, William Morrow and Company, Inc., New York, 1998, s. 189
117- V.S. Ramachandran, M.D., Ph.D. ve Sandra Blakeslee, Phantoms in the Brain, William Morrow and Company, Inc., New York, 1998, s. 190
118- V.S. Ramachandran, M.D., Ph.D. ve Sandra Blakeslee, Phantoms in the Brain, William Morrow and Company, Inc., New York, 1998, s. 190
119- V.S. Ramachandran, M.D., Ph.D. ve Sandra Blakeslee, Phantoms in the Brain, William Morrow and Company, Inc., New York, 1998, s. 191
120- Charles Darwin, İnsanın Türeyişi, Onur Yayınları, Nisan 1995, s. 85
121- V.S. Ramachandran, M.D., Ph.D. ve Sandra Blakeslee, Phantoms in the Brain, William Morrow and Company, Inc., New York, 1998, s. 191
122- Gerald M. Edelman ve Giulio Tontoni, A Universe of Consciousness "How Matter Becomes Imagination", Basic Books, 2000, s. 81
123- John Peet, The True History of Mankind, www, pages.org/uk/org/bcs
124- Henry Gee, In Search Of Deep Time: Beyond The Fossil Record To A New H?story Of Life, The Free Press, A Division of Simon & Schuster, Inc., 1999, s. 5
125- Phillip E. Johnson, Reason in the Balance: The Case Against Naturalism in Science, Law & Education, Downers Grove, Illinois: InterVarsity Press, 1995, s. 62
126- Robert Jastrow, "Evolution: Selection for Perfection," Science Digest, Aralık 1981, s. 87
127- Peter Russell, From Science to God "A physicist's Journey into the Mystery of Consciousness", New World Library, 2002, s. 26
128- J. Hawkes, Nine Tantalizing Mysteries of Nature, New York Times Magazine, 1957, s. 33