Beynin İçindeki Manzarayı Seyreden Kim?
Bir
cisimden gelen ışık, retina üzerine düşer ve daha sonra işlem görmesi
için beyinde otuz kadar farklı görme merkezine iletilir. Göz
merceğinden geçen ışık, gözün arka tarafındaki ağ tabakanın üzerine baş
aşağı ve iki boyutlu bir görüntü bırakır. Ağ tabakadaki çubuk ve koni
hücreler, bazı kimyasal işlemlerden sonra bu görüntüyü elektriksel
akıma dönüştürür. Bu elektriksel akımlar, göz sinirleri aracılığı ile
beynin arka kısmında yer alan görme merkezine götürülür. Beyin ise bu
gelen sinyali anlamlı ve üç boyutlu görüntüler haline getirir. Craig
Hamilton'un belirttiği gibi, "bu şimdiye dek hiç kimsenin tatmin edici
bir çözüme ulaştıramadığı bir problemdir. Fakat yine de bizim anlamamız
gereken, gözlerinizin her biri resmin farklı bir kısmını görür ve
beyniniz ise bunu bir bütün haline getirir".48 Yapılan bu tanımlar, oldukça genel anlamda gözün nasıl gördüğünü tarif
etmektedir. Gözler, bize dış dünyadaki, aslını hiçbir zaman
bilemeyeceğimiz bir görüntünün oluşum safhalarının ilk aşamasını temsil
ederler. Dışarıda var olan dünya, gözden geçen ışık sayesinde, elektrik
sinyalleri yoluyla, içimizde, beynimizin oldukça küçük bir noktasında
var olur. Başımızı kaldırıp etrafımıza şöyle bir baktığımızda
gördüğümüz görüntü uçsuz bucaksız da olsa, aslında beynimizin içindeki
bu küçük noktada oluşur. Bu uçsuz bucaksız görüntünün aslının,
gördüğümüz görüntüye benzeyip benzemediğini ise hiçbir zaman bilemeyiz.
Cambridge Üniversitesi matematik ve teorik fizik bölümünden Peter Russell, bu gerçeği şu şekilde özetler:
Bir
ağaca baktığımda, doğrudan ağacı görüyormuşum gibi gelir. Ama bilim,
tamamen farklı bir şeyin gerçekleştiğini söylemektedir. Gözden giren
ışık retinada kimyasal reaksiyonları tetikler, bunlar beyne giden sinir
lişeri boyunca hareket eden elektrokimyasal impulslar meydana
getirirler. Beyin aldığı verileri analiz eder ve sonra dışarıda var
olan şeye dair kendi görüntüsünü meydana getirir. Daha sonra ben, ağaç
görüntüsünü görürüm. Ama benim asıl gördüğüm ağacın kendisi değildir,
sadece zihnimde oluşan görüntüsüdür. Bu, tecrübe ettiğim her şey için
geçerlidir. Bildiğimiz, algıladığımız ve hayal ettiğimiz her şey, her
renk, ses, duygu, her düşünce, her his zihinde meydana gelen bir
şekildir. Bunların tümü zihnin kendi şekillendirmesidir.49
Tüm
bunlar, bizi önemli bir gerçeğe götürmektedir: Biz hayatımız boyunca,
dünyayı bizim dışımızda zannederiz. Oysa dünya, her şeyiyle bizim
içimizdedir. Bizler, dışımızda zannettiğimiz dünyayı aslında beynimizin
içindeki küçücük bir noktada görürüz.
Dışarıdaki
dünyanın aslını doğrudan göremediğimize ve her şey beyinde oluşan bir
algı olduğuna göre, acaba gören gerçekten "göz"müdür?

Beyinde bahçede koşuşan çocuklar, mavi bulutsuz gökyüzü, denizi yararak
yüzen gemiler yoktur. Var olan şey, sadece elektrik sinyalleridir. |
Bizler,
hayatımız boyunca tüm dış dünyayı gözlerimizle gördüğümüzü zannederiz.
Oysa gözün görme işlevini gerçekleştirmesi için yapılan bilimsel tanım,
görenin göz olmadığını anlatmaktadır. Gözler ve gözlere ait olan
milyonlarca sinir hücresi, sadece görme olayının gerçekleşmesi için
beyne mesaj ileten kablo görevine sahiptirler. Retina, kendi üzerine
düşen ışık parçacıklarını algılar ve bunları elektrik sinyaline
dönüştürerek beyne iletir. Yani burada söz konusu olan; havadan gelen
ışık dalgaları, yağ, protein ve sudan oluşmuş retina ve iletilen
elektrik sinyalleridir. Beyinde; bahçede koşuşan çocuklar, mavi
bulutsuz bir gökyüzü, denizi yararak yüzen gemiler yoktur. Var olan
şey, sadece elektrik sinyalleridir.
Peki
beynimizde tüm bu algıların oluştuğu, görüntülerin canlandığı, seslerin
duyulduğu, kokuların oluştuğu bir yer var mıdır? Beyni dikkatlice
inceleyecek olsak, birbiriyle etkileşim içindeki nöronlar ve bunların
arasındaki kimyasal ve elektriksel bağlantılarla karşılaşırız. Ama
beynin hiçbir yerinde renklerin, şekillerin, yazıların ve dış dünyaya
ait diğer şeylerin görüntülerini bulamayız. Beynin hiçbir yerinde,
yaprakları hareket eden yeşil bir ağaç, alışveriş yapan kalabalık,
evler, arabalar, mobilyalar yoktur. Beynin hiçbir yerinde bize
gülümseyen bir dostumuz, annemiz veya babamız yoktur. Okumakta
olduğunuz bu kitabın görüntüsü, beynin hiçbir yerinde bulunmamaktadır.
Kısacası, etrafımızda gördüğümüzü zannettiğimiz dünya, ne dışarıda ne
de beyindedir.
Görüntünün
beyinde olduğunu iddia eden bilim adamlarının şu soruya cevap vermeleri
gerekmektedir. Eğer beyinde bir görüntü meydana geliyorsa, bu durumda
bu görüntüyü izleyen kimdir?
Kaliforniya
Üniversitesi, Psikoloji Bölümü ve Nörobilim Programı profesörü ve Beyin
ve Algılama Merkezi Başkanı Vilayanur S. Ramachandran, Phantoms in the
Brain (Beynin Aldanışları) isimli kitabında bu durumu şu şekilde
açıklamıştır:
Elinde
tuttuğu bardaktaki içeceğe baktı. "Göz küremin içine bu bardağın ters
bir görüntüsü düşüyor. Açık ve koyu renkli görüntülerin hareketleri
retinamın üzerindeki fotoreseptörleri aktişeştiriyor ve şekiller, bir
yol boyunca -bu yol optik sinirdir- tek tek pikseller halinde
aktarılıyor. Beynimin içindeki ekranda da görüntüleniyor. Bu bardağı da
aynen bu şekilde görmüyor muyum? Elbette, beynimin tekrar görüntüyü
çevirip düzeltmesi gerekiyor."
Onun
fotoreseptörler ve optik hususundaki bilgileri etkileyici olsa da,
beynin içinde bir yerlerde görüntülerin izlendiği bir ekran olduğu
şeklindeki açıklamasında ciddi bir mantık hatası vardır. Çünkü eğer iç
nöronlara bağlı bir ekranda bardağın görüntüsünü izleyebiliyor
olsaydınız, beyninizin içinde bunu görmesi için bir başka küçük insana
ihtiyaç duyardınız. Bu da problemi çözmeyecektir, çünkü bu kez onun
kafasının içinde görüntüyü izleyebilmesi için daha da küçük bir insana
ihtiyaç duyacaktınız ve bu böylece sonsuza dek devam edecekti. Sonuç
olarak ise idrak sorusunun gerçek cevabını bulamadan hiç bitmeyen
gözler, görüntüler ve küçük insanlar ile başa çıkmanız gerekecekti.50

Bir
kitaba, kaleme ya da bir insana baktığımızda, her durum için farklı bir
sinirsel faaliyet harekete geçer. Baktığımız şeyle ilgili olarak üst
beyin merkezleri bilgilendirilir.
Ancak
burada gerçekleşen sayısız kimyasal işlem, tek başına görmeyi
açıklamaz. Çünkü, beynin içinde görüntüleri izleyen bir küçük adam
yoktur. Dış dünyayı izleyen, gören ve bundan bir anlam çıkaran, insana
ait ruhtur. |
Ramachandran'ın
burada değinmekte olduğu nokta son derece önemlidir. Beynin içinde
görüntü olduğunu varsaydığımızda, bu görüntüyü beynin içinde izleyen
bir kişinin varlığı gerekecektir. Beyinlerin içinde görüntüler,
görüntüleri izleyen küçük insanlar ve onların beyinlerindeki görüntüyü
izleyen küçük insanlar kesintisiz olarak devam edecektir. (Detaylı
bilgi için bkz. Kuledeki Küçük Adam, Harun Yahya, Araştırma Yayıncılık)
Beynin içindeki görüntüyü izleyen bir varlık olmadığına göre, beynin
içindeki görüntü iddiası gerçek dışı ve mantıksızdır. Beynin içi
kapkaranlıktır, ışıksızdır, sessizdir. Beynin içinde renkler,
birbirinden güzel görüntülü çiçekler, sıcaklık hissi veren mangal ateşi
ve cıvıl cıvıl öten kuşlar yoktur.
O halde beynin içinde oluşan şey nedir? Ramachandran, bunun teknik açıklamasını şu şekilde yapar:
...
idrak konusunu anlamak için ilk adım beyindeki görüntüler fikrinden
kurtulmak ve nesneler ile olayların dış dünyadaki temsili tarişeri
üzerinde düşünmektir. Bu sayfada yazılı olan paragraşar gibi bir
paragraf, temsili tarif ifadesini çok iyi açıklayabilecek bir örnektir.
Eğer Çin'deki arkadaşınıza dairenizin nasıl göründüğünü anlatmak
isteseydiniz, dairenizi Çin'e nakletmeniz gerekmeyecektir. Tek yapmanız
gereken dairenizi tanımlayan bir mektup yazmaktır. Fakat mektubunuzdaki
kelimeleri ya da paragraşarı meydana getiren mürekkep hiçbir şekilde
fiziksel anlamda odanıza benzerlik göstermez. Mektup, sizin dairenizin
temsili bir tarifidir.
Beyindeki
temsili tarifin anlamı nedir? Elbette mürekkep damlaları değil, fakat
sinir iletilerinin dilinden söz edilmektedir. İnsan beyninde
görüntülerin işlenmesi için çok sayıda alan bulunmaktadır, bunların her
biri görüntüden belirli türde bilgileri almakta uzmanlaşmış karmaşık
nöron ağından oluşur. Her bir nesne, bu alanların içerisinde sadece o
nesneye ait bir dizi faaliyeti harekete geçirir. Örneğin bir kaleme,
kitaba ya da bir insan yüzüne baktığınızda her durum için farklı bir
sinirsel faaliyet şekli tetiklenir ve sizin neye baktığınızla ilgili
daha üst beyin merkezlerini "bilgilendirir." Bu faaliyetlerin biçimi,
aynen kağıdın üzerindeki mürekkep damlalarının sizin odanızı temsil
veya sembolize etmesi gibi, görsel nesneleri temsil eder ya da
sembolize eder. Görsel süreçleri anlamaya çalışan biz bilim adamları
için hedefimiz beynin bu sembolik tarişeri oluşturmak için kullandığı
şifreyi çözmektir, tıpkı bir şifre çözücünün yabancı bir metni deşifre
etmeye çalışması gibi...51
Fakat
tek başına bu haritanın varlığı görmeyi açıklayamaz çünkü beynin içinde
önceden de belirttiğim gibi primer görme korteksinin üzerinde
gösterilenleri izleyen küçük bir insan yoktur.52
Richard L. Gregory ise, bunu şu şekilde tanımlar:
Gözlerin,
beyinde, nesnelerin algılarından oluşan bir görüntü oluşturdukları
düşüncesinin cazibesinden kaçınmak önemlidir. Beyinde görüntü fikri,
bütün bunları görecek bir iç gözün de bulunmasını beraberinde getirir.
Ama bu da, bu görüntüyü görebilecek bir başka gözün bulunmasını başka
görüntüler için başka gözleri vs. gerektirecektir. Bu ise hiçbir sonuca
ulaşmadan sonsuza kadar bu şekilde devam eder.53
Iowa
Üniversitesi Nöroloji Departmanı profesörü ve başkanı Antonio Damasio,
"oldukça dürüst bir şekilde şunu söyleyebilirim; bilincin ilk problemi,
nasıl 'beyinde bir film' oluşturabildiğimizdir,"54 açıklamasını yaparken, bilim adamlarının bu konu ile ilgili içinde
bulundukları açmazı açıkça itiraf etmektedir. Açıktır ki, 21. yüzyıl
bilimi, "Gören kim?" sorusunu cevapsız bırakmaktadır. Bilim adamları,
beynin içinde bir izleyicinin olduğu varsayımını kuşkusuz terk
etmişlerdir. Ama bu durum, beyinde oluşan görüntü kavramını bilim
adamları açısından daha büyük bir problem haline getirmiştir. Beynin
içindeki tek bir nokta, bize, sayısız detaya sahip olan, mükemmel
netlikte ve kusursuz ayrıntılar taşıyan bir dünya sunmaktadır. Hem de
kesintisiz olarak. Bunun teknik ve bilimsel açıklaması budur. Peki
acaba oluşan "görüntü" nerededir?
Oxford Üniversitesi'nden psikolog yazar Susan Blackmore, şu yorumu yapar:
*
Crick, "gözlerimizin önünde gördüğümüz dünyanın canlı görüntüsü"nün
bağlantılarını bulmak istediğini söylüyor. Damasio ise bunu "beynin
içindeki sinema" olarak adlandırıyor. Ama eğer görsel dünya büyük bir
illüzyon ise, bu durumda bu kişiler aradıkları şeyi hiçbir zaman
bulamayacaklar, çünkü ne beynin içindeki sinema ne de canlı görüntü
beyinde bulunmamaktadır. Bunlar da illüzyonun bir parçasıdır.55 (*: DNA sarmalının keşfi ile Nobel ödülü alan İngiliz biyokimyacı.)
Baktığımız nesnenin, dış dünyadaki gerçek halini gördüğümüzden emin
oluruz. Oysa biz, o nesnenin hiçbir zaman aslına ulaşamayız. Gördüğümüz
şey, tıpkı yanda yere yapılmış bu üç boyutlu resimde olduğu gibi
yalnızca bir illüzyondur. Zihnimizin ürettiği şeydir. Ancak biz,
bunların gerçekliğinden, dışarıdaki asıl görüntüleri ile muhatap
olduğumuzdan hiçbir zaman şüphe duymayız. |
Susan
Blackmore'a göre muhatap olduğumuz her şey, yalnızca bir illüzyondur.
Aslında illüzyon tanımı burada ortaya çıkan durumu tam olarak
açıklayamamaktadır. İllüzyon, zihnimizde meydana gelen olayları
fiziksel gerçeklerle karşılaştırdığımızda ortaya çıkan bir durumdur.
Ancak burada insan, dışarıdaki dünya ile yani karşılaştırma
yapabileceği bir fiziksel gerçeklikle muhatap değildir. Bunların tümü,
zihnin ürettiği şeylerdir ve zihin, dışarıdaki gerçekliği hiçbir zaman
görememekte, duyamamakta, hissedememektedir. Bunlar yalnızca bize ait
gerçeklerdir. Bu durumda burada gerçekleşen durumu illüzyon değil, daha
çok hayal olarak tanımlamak daha doğru olacaktır.
Sahip
olduğumuz dünya, sadece bizim algılarımızda oluşur. Bu dünyayı bizim
gördüğümüz gibi gören, bize ait algıları hissedip algılayan, bizim
dünyamıza şahit olan hiç kimse yoktur. Gördüklerimiz, beynimizin de bir
parçası değildir. Beyin de sahip olduğumuz bu hayali görüntüye aittir.
Bizim algılarımız; bize seyrettirilen, bizim için var edilmiş bir
dünyayı oluştururlar. Dışarıda gerçek, maddesel bir dünya vardır ama
insan buna hiçbir zaman ulaşamamaktadır. Kuantum fiziğinin kaşişerinden
Erwin Shrödinger'in belirttiği gibi, "her kişinin dünya görüntüsü,
kendi zihninin oluşturduğu kavramdır ve daima öyle kalacaktır. Bu dünya
görüntüsünün, başka bir varlığa sahip olduğu hiçbir zaman kanıtlanamaz".56
Gözümüzün
önünde zannettiğimiz bir nesneye, örneğin bir kitaba bakarak
edindiğimiz deneyimi, onu sadece düşünerek de edinebilmemiz bu gerçeğin
önemli delillerindendir. Beynin içinde, gerçekte var olmayan bir
varlığın görüntüsünü elde etmekteyiz. Washington Üniversitesi'nden
psikolog Michael Posner ve nörolog Marcus Raichle, beynin bu olağanüstü
mekanizması için şu sözleri söylemektedirler:
Gözlerinizi
açın, bir manzara hiç çaba göstermeden sizin görüntünüzü
doldurmaktadır; gözlerinizi kapatın ve o manzarayı düşünün. Bu şekilde
o manzaranın bir görüntüsünü çağırabilirsiniz, kesinlikle sizin
gözlerinizle gördüğünüz manzara kadar canlı, kesintisiz ya da eksiksiz
değildir. Fakat hala manzaranın temel özelliklerine sahip olan
niteliktedir. Her iki durumda da manzaranın bir görüntüsü zihinde
oluşmaktadır. Gerçek görsel deneyimlerle oluşan görüntü, hayal edilen
bir görüntüden ayırt edilebilmesi bakımından "algı" olarak
adlandırılmaktadır. Algı retinaya çarpan ve daha sonra beyinde işlemden
geçirilecek olan sinyalleri gönderen ışığın ürünü olarak oluşmaktadır.
Fakat bu sinyalleri göndermek için hiçbir ışık retinaya çarpmadığında
bir görüntüyü nasıl oluşturabilmekteyiz?57
 |
Bir
nesneyi, bu nesnenin aslı yokken zihnimizde var eden şey, aslının var
olduğunu zannettiğimizde onu zihnimizde var eden mekanizma ile aynıdır.
Dolayısıyla, dış dünya olarak gördüğümüz görüntülerin varlığı, yalnızca
bir yanılsama, bir hayaldir. Gördüğümüz her şey, karşımızdaki renkli
dünya, dostlarımız, çevremizdeki insanlar, hatta kendi bedenimiz bu
hayalin bir parçasıdır. Tüm bunların kaynağı sandığımız şey, yani dış
dünyanın aslı, bizler için daima bir bilinmez olarak kalacaktır.
Bu
gölge dünya; çalıştığımız iş yerini, evimizi, çevremizdeki insanları,
arabamızı, yediğimiz yemeği, seyrettiğimiz filmi, kısacası
yaşantımızdaki her şeyi kapsar. Evimize girdiğimizde, gerçek evimizden
içeri girdiğimize dair bir his duyarız. Oysa gerçek evimizin, ona
tıpatıp benzeyen, hatta görüntü olduğuna dahi ihtimal vermediğimiz bir
kopyasını zihnimizde izleriz. Evin içinde karşılaştığımız herkesin
görüntüsünü yine zihnimizde seyrederiz. Bütün hayatımız, beynimizin
içindeki küçük bir mekanda geçer.
 |
Bu
konu üzerinde araştırma yapan nörolog ve psikologların birçoğu, buraya
kadarki sonuca rahatça ulaşırlar. Ama "algılayanın kim" olduğu
sorusunun cevabını vermekten genellikle uzak dururlar. Beyinde küçük
insanlar arar, tüm bunları algılayan bir maddesel varlığı bulmaya
çalışırlar. Bunu kitaplar, makaleler, konferanslar boyunca tartışır,
konuyu çözememiş diğer bilim adamlarını örnek gösterir ve işin içinden
çıkamadıklarını iddia ederler. Oysa tüm teknik ve bilimsel gerçeklerin
açıkça gösterdiği sonuç, bütün bunları algılayan, gören ve hissedenin,
insanın sahip olduğu ruh olduğudur. Bilim adamlarının beyinde
aradıkları şey, yani "gören varlık" ruhtur. Bizim "dış dünya" olarak
kabul ettiğimiz yaşama ait her şey, bu ruha izlettirilen görüntülerden
ibarettir. Bu gerçek, bazı bilim adamlarının yüceliğine inandıkları
materyalizmi ortadan kaldırmaktadır. Her şeyin maddesel varlıklardan
ibaret olduğunu iddia eden materyalistler için ruhun varlığı, kesin
olarak kabul edilemezdir. İşte bu nedenle, "algılayanın kim" olduğu
sorusu, materyalistler için daima cevapsız kalacaktır.
İnsana
sahip olduğu ruhu veren Allah'tır. Bu ruha işittiren, izlettiren,
hissettiren Allah'tır. Mükemmel netlikte, kusursuz detaylı ve
olağanüstü canlılıkta bir dünyayı bizler için yalnızca hayal olarak
yaratan, ruha tüm bunları yaşıyormuş hissi veren, her şeyi yoktan var
eden Yüce Allah'tır. Allah, ayetlerinde bu gerçeği insanlara haber
vermiştir:
İşte gaybı da, müşahede edilebileni de bilen, üstün ve güçlü olan, esirgeyen O'dur.
Ki O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır.
Sonra onun soyunu bir özden (sülale'den), basbayağı bir sudan yapmıştır.
Sonra
onu 'düzeltip bir biçime soktu' ve ona Ruhundan üşedi. Sizin için de
kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz? (Secde
Suresi, 6-9)
Sesler Yalnızca Beynimizde Vardır
Duyma
işleminin sistemi, görme ile aynıdır. Ses olarak bize ulaşan bilgiler,
tıpkı görüntüde olduğu gibi yalnızca elektrik sinyalleridir. Dış kulak,
çevredeki ses dalgalarını kulak kepçesi ile toplayıp orta kulağa
iletir. Orta kulak, ses titreşimlerini güçlendirerek iç kulağa aktarır.
İç kulak ise, bu titreşimleri sesin yoğunluğuna ve sıklığına göre
elektrik sinyallerine dönüştürerek beyne gönderir. Beyinde bu mesajlar,
söz konusu sinyallerin işleme konulup yorumlandığı duyma merkezine
iletilir. Böylece duyma işlemi gerçekleşir.
Ancak
burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır: Tıpkı
görüntüler gibi, sesler de beynimizin dışında bir yerlerde değildir.
Özellikle insan bilinci konusundaki çalışmaları ile tanınan Cambridge
Üniversitesi matematik ve teorik fizik bölümünden Peter Russell bu
durumu şu şekilde açıklar:
Piskopos
Berkeley bizim algılarımız dışında hiçbir şeyin olmadığını savunurken,
bunu, eğer onu duyacak hiç kimse yoksa, devrilen bir ağaç ses çıkarır
mı tartışması takip etti. O dönemlerde sesin havada nasıl iletildiğine
veya kulağın ya da beynin nasıl işlev gösterdiğine dair hiçbir şey
bilinmiyordu. Günümüzde burada devreye giren işlemler hakkında çok daha
fazla şey biliyoruz ve bunun cevabı açıkça "hayır"dır. Fiziksel
gerçeklikte hiçbir ses yoktur, yalnızca havada basınç dalgaları vardır.
Ses yalnızca, bir algılayıcının onu tecrübe etmesi ile var olur -bu
algılayıcı ya insandır, ya bir geyik veya bir kuş ya da bir karınca.58 (vurgu orijinaline aittir.)

Dışarıdan gelen sesler, dış ve orta kulak tarafından iç kulağa doğru
ilerleyen sıvı dalgalara dönüştürülür. Bu dalgalar, bir dizi işlemden
sonra elektrik sinyalleri halinde beyne iletilir ve beynimizde ses
olarak algılanır. Dolayısıyla dışarıdaki ses, bizim için yalnızca onu
algıladığımız sürece vardır. Duyduğumuz her şey, beynimizin içindeki bu
elektrik sinyallerinin bir ürünüdür. |
Dışarıdaki
ses, bizim için, ancak biz onu algıladığımız sürece vardır. Ancak,
burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta daha vardır: Tıpkı
görüntüler gibi sesler de beynimizin içinde değildirler. Beyinde var
olan şey, yine sadece elektrik sinyalleridir. "Gerçek" olarak
algıladığımız her türlü ses, beynimizin içindeki bu elektrik
sinyallerinin bir ürünüdür. Bir dostumuzla sohbet ederken, onun üç
boyutlu görüntüsünü beynimizde mükemmel şekilde algılar; ondan gelen
sesi de, söz konusu derinlik hissini onaylar şekilde duyarız. Dostumuz
uzakta ise, sesin uzaktan geldiğinden emin oluruz. Oysa bu ses, ne
uzakta ne de yakındadır. Yalnızca elektrik sinyali olarak vardır. Bir
başka deyişle bu ses, beynimizin içinde de değildir. Beynimizin içinde
derin bir sessizlik hakimdir. Ne kadar kalabalık ve gürültülü bir
ortamın içinde olursak olalım, beynimizin içinde hiç ses yoktur.
Elektrik sinyallerinin ilettiği uyarılar, bize dışarıda kalabalık ve
gürültülü bir dünyanın var olduğu bilgisini verir. Oysa ne dışarıdaki
bu kalabalık ve gürültülü dünyaya ulaşabilir, ne de onları beynimizin
içinde oluşturabiliriz. Ses, bizim algıladığımız bir şeydir.
Bizler, seslerin dış dünyadan geldiğini zannederiz. Oysa duyduğumuz
sesler, bize ait algı dünyasının bir parçasını oluştururlar. Beynimizin
dışına çıkarak bu sesin dışarıdaki gerçeklik ile mutabık olup
olmadığını bilmemize ise imkan yoktur. |
Peter Russell, bu gerçeği şu şekilde açıklamaktadır:
Bir
kemanın müziğini duyuyorum, ama duyduğum ses zihnimde ortaya çıkan bir
nitelik. Bunun gibi bir ses dış dünyada yoktur, sadece titreşen hava
molekülleri vardır."59
Dolayısıyla
sesleri işitirken de, görüntü ile ilgili olarak yaşadığımız aynı
yanılgıya düşeriz. Seslerin dış dünyadan geldiğini zannederiz. Oysa
bizim algıladığımız sesler, bizim için meydana getirilmiş gölge
dünyanın bir parçasıdır. Tıpkı bu dünyaya ait görüntüler, tatlar,
kokular ve hisler gibi, sesler de bize ait bu algı dünyasının bir
kısmını oluşturur. Dış dünyada var olduğunu düşündüğümüz kalabalık
ortamın gürültüsü, bize seslenen arkadaşımızın sesi ve dinlediğimiz
müzik, yalnızca bize ait bu algı dünyasında oluşur. Tüm bunların
dışarıdaki gerçeklik ile mutabık olup olmadığını bilmemize imkan
yoktur. Çünkü beynimizin dışına çıkarak asıl dünyaya ulaşmamız hiçbir
zaman mümkün değildir.
Kokular ve Lezzetler de Yalnızca Beynimizde Meydana Gelir
Pişen
güzel bir yemeğin kokusunun, gerçekten yemekten geldiğini zannederiz.
Yemek pişerken, başkalarının da bizimle aynı kokuyu algıladığını
düşünür ve ortak bir hissi paylaştığımıza inanırız. Ama bu yalnızca bir
zandır. Bize ulaşan şey, koku moleküllerinin elektrik sinyaline
dönüştürülüp beynimize ulaşmış halidir. Bir başka deyişle, "koku"
dediğimiz şey de tıpkı görme ve duyma gibi, elektrik sinyallerinden
oluşan bir algıdır. Dışarıdaki koku molekülleri, hiçbir zaman beynimize
ulaşmaz.
Ünlü düşünür George Berkeley, bu gerçeği şu sözlerle açıklamıştır:
Önce
renklerin, kokuların vb. gerçekte var olduğu sanıldı; ama daha sonra,
bu çeşit görüşler reddedildi ve görüldü ki bunlar ancak duyumlarımız
sayesinde vardır.60
Koku
algısı, fiziksel anlamda hiçbir koku molekülünün gerçekte var olmadığı
rüyalar sırasında da en gerçekçi şekilde hissedilebilen bir algıdır.
İnsanlar rüyalarda, görüntüyü son derece net ve mükemmel şekilde
gördükleri, sesi en kusursuz haliyle duydukları gibi, kokuyu da aynı
şekliyle algılayabilmektedirler. Dolayısıyla, buradan yola çıkarak,
kokunun algılanabilmesi için onun maddesel varlığının şart olmadığını
anlamak kolay olacaktır.

İşte bu sizin Rabbiniz Allah'tır: her şeyin Yaratıcısıdır: O'ndan başka Ilah yoktur. Öyleyse nasıl olur da çevriliyorsunuz?
(Mümin Suresi, 62)
Oysa sizi de, yapmakta olduklarınızı da Allah yaratmıştır.
(Saffat Suresi, 96) |
Bu
durum, tat alma algısı için de geçerlidir. İnsan dilindeki tat
algılayıcı bölgelerin görevi de, tıpkı diğer duyu organlarında olduğu
gibi, gelen uyarıyı elektrik sinyaline dönüştürmektir. Dolayısıyla biz
hoşumuza giden bir pastayı yediğimiz zaman, onun hiçbir zaman gerçek
tadına ulaşamayız. Onun gerçek görüntüsünü görmediğimiz, gerçek
kokusunu duymadığımız gibi, gerçek lezzetini de alamayız. Aldığımız
tad, beynimize elektrik sinyali olarak iletilen uyarıların meydana
getirdiği etkidir. Bir başka deyişle, hayatımız boyunca sevdiğimiz bir
yiyeceğin, çikolatanın, meyvenin bizim algı dünyamızda meydana gelen
şekli ile muhatap oluruz. Beş duyumuz yoluyla beynimizde meydana
getirilen algılar, bizlere bunların güzel görünümlü, güzel kokulu ve
lezzetli olduğunu söyler. Ama bu tümüyle bize ait bir bilgidir. Bizim
zihnimizde bize algılattırılan niteliklerdir. Bunun dışında, dış dünya
hakkında hiçbir fikrimiz yoktur.
Dokunma Hissi Yalnızca Beyne İletilen Elektrik Sinyalleridir
Algıladığımız
dış dünya, öylesine gerçekçidir ki, algılarımızın oluşturduğu bir
dünyada yaşıyor olmamız bilimsel bir gerçek olmasına rağmen, insanların
büyük bir çoğunluğu algının mükemmelliğinden dolayı yanılırlar.
İnsanları yanıltan en büyük etkilerden biri ise, dokunma hissine sahip
olmalarıdır. İnsanlar, gördükleri, kokladıkları veya tattıkları
şeylerin gerçekliğinden şüphe duyabilirler. Ama nesnelere dokunabilme
algısı, dış dünyanın gerçek varlığına ulaşabiliyor hissi vererek onları
yanıltabilir. Oysa, dokundukları şeyin bir elektrik sinyali olarak
beyne iletildiği gerçeği, bu konudaki tüm ön yargıları ortadan
kaldırmaktadır. Diğer tüm algılarımız gibi, dokunma hissi de beyinde
oluşur. Bir şeyi hissetmemiz, ancak onunla ilgili beynimizde aldığımız
bilgiye bağlıdır. Beynimiz algılamazsa, maddeye dokunmamıza rağmen, onu
hissetmemiz mümkün değildir.
Peter Russell, bu durumu şu şekilde açıklar:
Maddenin
katı bir materyal olduğuna dair fikrimiz ise, tıpkı yeşil renk gibi,
bilinçte meydana gelen bir vasıftır. Bu, "dışarıda olanın" bir
modelidir. Ama tıpkı diğer modeller gibi, dışarı da gerçekte olandan
oldukça farklıdır.61
Peter
Russell'ın vurguladığı gerçeklik kavramı, son derece doğrudur.
Dışarıdaki maddeye dokunurken onunla ilişkimiz, yalnızca elimizin
elektronlarının söz konusu nesnenin elektronlarını itmesinden
ibarettir. Yani gerçekte ona dokunmayız bile. Dışarıdaki nesne ile
aramızda hiçbir temas yoktur. Buna rağmen oluşan his, onun niteliğini
algılıyormuş izlenimi verir bize. Bir ağaç gövdesinin sert olduğunu,
pamuğun yumuşak olduğunu algılayabiliriz. İkisini farklı niteliklerde
algılarız ama aslında moleküler düzeyde gerçekleşen işlem,
elektronların birbirlerini itmesinden ibarettir. Dokunduğumuz madd

Bir
maddeye dokunduğumuzde edindiğimiz his, bize yalnızca elektrik sinyali
olarak ulaşmaktadır. Bir başka deyişle, bizde oluşan madde hissi,
yalnızca elektrik sinyalleri yoluyla meydana gelmektedir. Dolayısıyla,
dışarıda var olan maddenin aslına hiçbir zaman dokunamayız. Bizde
oluşan algıdan yola çıkarak, fiziksel gerçeklikte o nesnenin neye
benzediğini, dış dünyanın nasıl bir yer olduğunu bilmemize imkan yoktur.
Resimde tek bir tuşa basma eylemi ile parmağımızdan beyne kadar gerçekleşen işlemler görülmektedir. |
eden
gelen sertlik hissi, bir kedinin tüylerinden veya bir duvarın pürüzlü
yüzeyinden edindiğimiz his, bize yalnızca elektrik sinyali olarak
ulaşmaktadır. Bir başka deyişle, fiziksel olarak gerçekleşen
deneyimimiz, bizde oluşan his ile tümüyle farklıdır. Dolayısıyla,
dışarıda var olan maddenin hiçbir zaman aslına dokunamayız. Bize
ulaşan, dış dünyaya dair bir algıdır ve bu algılara dayanarak dış
dünyanın nasıl bir yer olduğunu bilmemize imkan yoktur.
Pensilvanya
Üniversite Hastanesi nükleer tıp bölümünde yardımcı doçent doktor
Andrew B. Newberg konuyla ilgili olarak şunları belirtir:
Geçmişte
şöyle diyen bazı filozoşar vardı: "Bak, eğer bir kayaya tekme atarsam
ayak parmağım acır, bu gerçektir. Bunu hissederim. Gerçek olduğunu
hissederim. Bu canlıdır. Buna gerçeklik denir." Fakat aslında bu hala
bir deneyimdir ve bu hala kişinin gerçeklik algısıdır.62
Örneğin
sıcak bir maddeye dokunduğumuzda, onun hissini beyne iletmekle görevli
olan sinirler devreden çıkarılsa, yanmakta olan elimizi hissetmemiz
mümkün değildir. Sıcaktan yanma, onu hissetme ve bundan dolayı acı
duyma hissi, yalnızca beynin yorumudur. Benzer şekilde dışarıda bir
uyarıcı olmamasına rağmen, sırf elektrik sinyallerinin yapay üretimi
sonucunda da algı hissi oluşabilir. Dışarıda yanan bir ateş olmamasına
karşın, elimizin yandığını hissedebiliriz. Bu durum, buradaki yanma
hissinin yalnızca bizim algı dünyamızda meydana geldiğinin bir diğer
delilidir. Üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bu önemli gerçeği 20.
yüzyılın ünlü düşünürü Bertrand Russell şöyle ifade etmiştir:
.Parmaklarımızla
masaya bastığımız zamanki dokunma duyusuna gelince, bu, parmak
uçlarındaki elektron ve protonlar üzerinde bir elektrik etkisidir.
Modern fiziğe göre, masadaki elektron ve protonların yakınlığından
oluşmuştur. Eğer parmak uçlarımızdaki aynı etki, bir başka yolla ortaya
çıkmış olsaydı, hiç masa olmamasına rağmen aynı şeyi hissedecektik.63
Sıcak bir maddeye dokunduğunuzda, o sıcaklık hissini beyne iletmekle
görevli olan sinirler devreden çıkarılsa, yanmakta olan elinizi
hissetmeniz mümkün olmaz. Çünkü yanma hissi, yalnızca bizim algı
dünyamızda meydana gelen bir histir. |
Maddenin
temel niteliği, yani sertlik, bizim algı dünyamız için, bilimsel
anlamda ortadan kalkmış bulunmaktadır. Bir şeyi görüyor olmamız onun
gerçek fiziksel görünümüne dair bir delil ve ipucu vermediği gibi, bir
şeye dokunmamız da, onun sertliğine dair hiçbir delil ve ipucu
vermemektedir. Dokunduğumuz şey, yalnızca beynimizde oluşan varlıktır.
Dışarıdaki gerçek niteliğini ve görüntüsünü bilemeyeceğimiz bir
hayaldir. Bilim yazarı J. R. Minkel, New Scientist dergisindeki bir
yazısında bu gerçeği şu şekilde açıklar:
Şu
an bir dergi tutuyorsunuz, bunu katı bir madde olarak algılıyorsunuz ve
siz bunun evrende bağımsız bir şekilde var olduğunu görüyorsunuz.
Etrafınızdaki objeler de aynı şekilde, belki bir fincan kahve ya da bir
bilgisayar, hepsi dışarıda gerçekmiş gibi görünüyor. Ama hepsi yalnızca
bir hayal.64
Mesafe de bir Algıdır, Yalnızca Beynimizde Oluşur

Uzaktan geldiğini sandığımız bir insanla bizim aramızda, aslında
herhangi bir mesafe yoktur. Algıladığımız mesafe hissi, yalnızca beynin
yorumudur. Ufka doğru uzayıp gittiğini zannettiğimiz bir tünel ile
gerçekte aynı yerdeyizdir. Her şey, beynimizin içindeki bir noktada
yalnızca bize seyrettirilmektedir. |
Karşımızdaki
bir insanın uzak bir yerden yaklaşmakta olduğunu hemen anlarız.
Görüntüsü, sesi ve büyüklüğü bulunduğu ortama göre değişiklik gösterir.
Bu etkenlere göre bir değerlendirme yapar ve kişiyle aramızda nasıl bir
mesafe olduğunu tayin ederiz. Ama gerçekte karşımızdaki kişi ile
aramızda herhangi bir uzaklık yoktur. Onu uzakta bir yerlerde
gördüğümüz inancı, yalnızca beynimizde yaptığımız bir kıyas
nedeniyledir. Bir başka deyişle, uzaklık hissi yalnızca bir algıdır.
Dış
dünya adını verdiğimiz görüntü o kadar inandırıcı ve o kadar
etkileyicidir ki, insanın, bunların tümünün birer algıdan ibaret
olduğuna inanması için derinlemesine dikkat vererek düşünmesi
gerekmektedir. Görüntüyü bu kadar inandırıcı ve etkileyici yapan şeyler
ise mesafe, derinlik, renk, gölge, ışık gibi unsurlardır. Bu malzemeler
o kadar kusursuzca kullanılmıştır ki, beynimizde üç boyutlu, renkli ve
canlı bir görüntü haline gelirler. Sonsuz sayıdaki ayrıntı bu görüntüye
eklenince, ortaya, hiç farkına varmadan bütün bir ömür boyunca aslı
zannederek içinde yaşadığımız ama gerçekte sadece zihnimizde muhatap
olduğumuz ve aslının sadece bir kopyası olan bir dünya çıkar.
Mesafe
dediğimiz algı, bir çeşit üç boyutlu görme şeklidir. Görüntülerde
mesafe ve derinlik hissini uyandıran şeyler ise perspektif, gölge ve
hareket dediğimiz unsurlardır. Optik biliminde mekan (space) algısı
denilen bu algı şekli, çok karmaşık sistemlerle sağlanır. Bu sistemi en
basit şekliyle şöyle anlatabiliriz: Gözümüze gelen görüntü sadece iki
boyutludur. Yani yükseklik ve genişlik ölçülerine sahiptir. Göz
merceğine gelen görüntülerin boyutları ve iki gözün aynı anda iki
farklı görüntü görmesi derinlik ve mesafe hissini oluşturur. Bizim her
bir gözümüze düşen görüntü, diğer göze gelen görüntüden açı, ışık gibi
unsurlar açısından farklıdır. Beyin bu iki farklı görüntüyü tek bir
resim haline getirerek derinlik ve mesafe hissini oluşturur.

Karşımızdaki insanın bizden uzakta olduğuna dair öylesine mutlak bir
inancımız vardır ki, ona sesimizi duyurmak için yüksek sesle bağırır,
ona koşarak yetişmeye çalışırız. Oysa ulaşmak istediğimiz insan bizimle
aynı yerdedir. Gerçekte ne biz hareket ederiz, ne de karşımızdaki insan
bize doğru yaklaşır. Tüm görüntü, tüm mesafe, beynimizin içinde bizim
için birer algı olarak yaratılmaktadır. |

Gökyüzündeki bir uçağın bizden kilometrelerce uzakta olduğunu
düşünürüz. Oysa o aslında, bizim yanı başımızda, beynimizin içindedir.
Uçak ile aramızda, hiçbir mesafe yoktur. |
Uzaklık,
bizim için yalnızca bir his olarak yaratılır. Biraz önce de
belirttiğimiz gibi uzaktan geldiğini sandığımız bir insanla bizim
aramızda aslında herhangi bir mesafe yoktur. Karşımızdaki kişi, bizim
beynimizin içinde tek bir satıh üzerinde yaratılmaktadır. Algıladığımız
mesafe hissi ise, yalnızca beynin yorumudur. Karşımızdaki insanın
bizden uzakta olduğuna öylesine mutlak bir inancımız vardır ki, ona
sesimizi duyurmak için yüksek sesle bağırır, ona yetişmek için tüm
gücümüzle koşarız. Oysa ulaşmak istediğimiz insan, bizimle aynı
yerdedir. Koşarak aştığımızı zannettiğimiz her santimetre karelik alan
bizim beynimizin içinde var olan görüntünün parçasıdır. Aslında ne biz
hareket ederiz, ne de karşımızdaki kişi bize yaklaşır veya bizden
uzaklaşır. Her şey, beynimizin içindeki küçücük bir noktada bize
yalnızca seyrettirilmektedir.

Zihin gücü, her birimizin paylaştığı bir şeydir. Ama zihnimizde olup
bitenler, zihnin meydana getirdiği şekiller değişmektedir. Bu bizim
kişisel gerçekliğimizdir, her birimizin bildiği ve tecrübe ettiği
gerçekliktir. Bizler, istisnasız olarak bu kişisel gerçeklikle fiziksel
gerçekliği karıştırırız, "dışarıdaki" dünya ile doğrudan bağlantı
halinde olduğumuza inanırız. Ama tecrübe ettiğimiz renkler ve sesler
aslında "dışarıda" değildir; bunların tümü zihindeki şekillerdir, bizim
meydana getirdiğimiz görüntülerdir. Bu gerçek bizi, bilinç ile gerçek
arasındaki ilişkiyi tekrar düşünmeye götürmektedir. (Peter Russell,
From Science to God "A physicist's Journey into the Mystery of
Consciousness", New World Library, 2002, s. 39) |
Örneğin
gökyüzünde uçan bir uçağın bizden kilometrelerce uzakta olduğunu
düşünürüz. Oysa o aslında, bizim yanı başımızda, beynimizin içindedir.
Uçağa baktığımızda uçağın çıkardığı ses dalgasının ve o maddenin
yaydığı ışık dalgalarının, gözümüze yansıyan frekansları ve boyutları
sonucunda uçağın bizden binlerce kilometre uzakta olduğunu düşünürüz.
Ancak beyin eğer 2 birim olan frekans ve boyutu 1 birim olarak
algılasaydı, durum çok daha başka olurdu. Bu durumda, binlerce
kilometre uzakta olduğuna emin olduğumuz uçağın, çok daha farklı bir
mesafede olduğuna ikna olur ve bunun gerçekliğinden şüphe etmezdik.
İnsan,
karşısındaki derinlik hissi içinde pek çok detay görür. Biraz
ilerisinde elinde tuttuğu kitabı, onun daha ilerisinde televizyon,
biraz daha uzakta pencere, daha ilerilerde pencereden görülen uçsuz
bucaksız orman ve en uzakta ise Güneş'i görmektedir. Elleri, bacakları,
gövdesi de bu görüntünün içindedir. Her birinin belirli bir
perspektifi, gözlemlediği yerden belli bir uzaklığı vardır. Ya da başka
bir deyişle, o böyle algılamaktadır. Derinlik hissi, perspektif,
gölgeler ve görüntünün içinde gördüğü kendi bedeni, gerçek bir dış
dünya gördüğü konusunda kendisini ikna etmektedir. Oysa gözlemlediği
kendi bedeni de dahil olmak üzere her şey, beyninin içindeki elektrik
sinyallerinin bir etkisidir. Hemen karşısında duran kitap ile en uzakta
zannettiği Güneş arasında bir mesafe yoktur. Bunlarla kendisi arasında
da bir mesafe yoktur. Gözlemlediği her şey, beyninde oluşan tek bir
görüntünün birer parçasıdır.
İki
boyutlu bir retinada derinlik hissinin oluşması, iki boyutlu bir resim
tuvalinde gerçekçi bir derinlik hissi oluşturmaya çalışan ressamların
kullandığı tekniğe çok benzer. Derinlik hissini oluşturan bazı önemli
unsurlar vardır. Bunlar; nesnelerin üst üste yerleşmesi, perspektif,
doku değişimi, boyut, yükseklik ve harekettir. Ressamların tablolarında
kullandıkları yöntem, beynimizde meydana gelen görüntü için de
geçerlidir. Beynimizdeki iki boyutlu bir mekanda derinlik, ışık, gölge
aynı metodla meydana gelir. Bir görüntüde ayrıntılar, yani ışık, gölge
ve boyutlar ne kadar detaylı olarak işlenirse, o görüntü o kadar
gerçekçi olur ve duyularımızı aldatır. Böylece biz üçüncü boyut olan
derinlik ve mesafe varmış gibi hareket ederiz. Halbuki gördüğümüz bütün
görüntüler bir film karesi gibi tek bir satıh üzerinde bulunur.
Beynimizdeki görme merkezi son derece küçüktür! Bütün o uzak mesafeler,
uzaktaki evler, gökteki yıldızlar, Ay, Güneş, havada uçan uçaklar,
kuşlar gibi görüntüler bu küçük mekana sığdırılır. Yani sizin bakıp
binlerce kilometre yukarıda dediğiniz bir uçakla, elinizi uzatıp
tutabildiğiniz bardak arasında teknik anlamda bir mesafe yoktur, tümü
beyninizdeki algı merkezinde tek bir yüzey üzerindedir.
 |
Bu,
müthiş bir yaratılış delili, muhteşem bir sanat, mükemmel bir eserdir.
Allah, her bir insanın zihninde, bu mükemmel görüntüyü ve detayı, her
an, kesintisiz olarak var etmektedir. İnsanın, karşısındaki üç boyutlu,
derinlikli görüntünün varlığından şüphe edebileceği hiçbir eksiklik
bulunmamaktadır. Bize ait dünya, sanki dışarıdaki aslının kopyası
olarak sürekli yaratılmaktadır ve bu dünyaya ait her ayrıntıda, her
sanatta, tüm bunların Sahibi'nin gücü, kudreti ve yaratma sanatı
tecelli etmektedir. Tüm alemleri yaratan, bunların tümünü her insan
için ayrı ayrı var eden, tüm varlıkların Sahibi ve Hakimi olan Yüce
Allah'tır.
Allah ayetlerinde şöyle buyurur:
Allah,
yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Emir, bunların
arasında durmadan iner; sizin gerçekten Allah'ın her şeye güç
yetirdiğini ve gerçekten Allah'ın ilmiyle her şeyi kuşattığını
bilmeniz, öğrenmeniz için. (Talak Suresi, 12)
Görmüyorlar
mı; gökleri ve yeri yaratan Allah, onların benzerini yaratmaya gücü
yeter ve onlar için kendisinde şüphe olmayan bir süre (ecel) kılmıştır.
Zulmedenler ise ancak inkarda ayak direttiler. (İsra Suresi, 99)
Bizim İçin "Gerçek" Nedir?
"Kendilerini
gördüğümüz ve dokunduğumuz için ve bize algılarımızı verdikleri için
nesnelerin varlığına inanırız. Oysa algılarımız sadece zihnimizde var
olan fikirlerdir. Şu halde algılar aracılığıyla ulaştığımız nesneler
fikirlerden başka bir şey değildirler ve bu fikirler, zihnimizden başka
yerde bulunmazlar zorunlu olarak. Bütün bunlar mademki sadece zihinde
var olan şeylerdir, öyleyse evreni ve şeyleri zihnin dışında varlıklar
olarak hayal ettiğimizde, yanılmaların içine düşmüş oluyoruz demektir."65
George Berkeley
 |
Herhangi
bir varlığı görmemiz, onun sesini duymamız veya ona dokunmamız,
dışarıdaki maddesel dünyanın niteliği hakkında hiçbir bilgi
vermemektedir. Bizim için bir maddeyi madde yapan, onun fiziksel
varlığına dair bize delil veren şey, onu algılıyor oluşumuzdur. Ama
aslında bizim algı dünyamızda, algının gerçekleştiği merkez olan beynin
içinde ne görüntü, ne ses, ne lezzet, ne de koku vardır. Beynin içi
zifiri karanlıktır, beynin içi sessizdir. Beynin içinde kokuyu
algılayan, oluşan görüntüleri izleyen küçük varlıklar yoktur.
Dolayısıyla, beynin içinde görüntülerin ve seslerin oluşması
mantıksızdır, anlamsızdır ve bilimsel olarak imkansızdır. Ancak bizler,
bu zifiri karanlık ve sessiz mekanın içinde, hayranlık uyandırıcı
derecede mükemmel, renkli, hareketli ve net bir dünya görürüz. Bu öyle
bir dünyadır ki, yalnızca beynimizin içinde oluşan bir algı dünyası
olmasına rağmen, gerçekliği oldukça ikna edicidir.
Beyinde,
dünyanın en mükemmel kamerasından daha kaliteli görüntü sağlayan, en
gelişmiş üç boyutlu sinema ve televizyondan daha net ve renkli bir
görüntü meydana gelmektedir. Beyinde, en gelişmiş müzik sisteminden
daha mükemmel olan, daha net ve çok boyutlu, gerçeğinden ayırt
edilemeyen sesler meydana gelmektedir. Yine beyinde, parfümün, gülün
kokusu oluşmakta; sıcak, soğuk hissi mükemmel şekilde meydana
gelmektedir. Bu kusursuz netlikteki dünya, Allah'ın dilemesi ile
kesintisiz olarak bizlere sunulmaktadır.

Bizler; bize iletilen, ulaştırılan ve gösterilen kadarını bilebiliriz.
O da zihnimizin içinde olan bitenlerin tamamıdır. İnsanın çalıştığı iş
yeri, evi, yaşantısı, aslında tümüyle zihnindedir. Bizler, dışarıda var
olduğuna emin olduğumuz o maddesel dünyanın yalnızca hayali bir
kopyasını görmekteyiz. |
Kalabalık
bir pazar yerinde etrafına bakan insan, etrafta koşuşturmakta olan
çocukları, alışveriş yapan birbirinden farklı insanları, rengarenk
vitrinleri, yiyecekleri, yol boyunca dolaşıp duran sokak kedilerini,
sıcak havayı, civardaki kafeteryalardan yükselen yemek kokularını aynı
anda algılayıp hissedebilmektedir. Kimi zaman yanındaki kişiyle sohbete
dalmakta, yanından geçen tanıdığı kişilere selam vermekte, etraftaki
çiçekleri koklamaktadır. Ama aslında bu insan, sadece beyninin içinde
oluşan bir görüntüyü izlemektedir. Etrafında gördüğü kalabalık,
gözlemlediği detaylar, burnuna gelen hoş kokular, beyninin içindeki
hayali ekranda oluşmaktadır. O ise, duyuları vasıtasıyla kendisine
izlettirilen görüntüyü seyretmekte ve hissetmektedir. Bunların tümü, bu
kişinin yaşantısıdır ama aslında her biri onun beyninde oluşan algılar
bütününden başka bir şey değildir.
Gerçekte
içinde bulunduğu ortam, yani bu dünyanın aslı, kişinin kendisine
hissettirilen gibi midir? Bunu bilemeyiz. Gerçekten etrafında kalabalık
insanların olup olmadığı veya çiçeklerin kokusunun bütün ortamı
kaplayıp kaplamadığı konusuyla ilgili bir bilgi edinmemiz mümkün
değildir. Bize gösterilen, yalnızca ortamın algıladığımız şeklidir.
Bizim için dış dünya, yalnızca algıladığımız dünyadır. Organlarımızın
bize ilettiği elektrik sinyalleri ortadan kalktığında, dışarıda bir
dünya olmasına rağmen, bizim dış dünyamız da ortadan kalkacaktır.
Biz; bize iletilen, ulaştırılan ve gösterilen kadarını bilebiliriz. O da zihnimizin içinde olan bitenlerin tamamıdır.
Gerard O'Brien, dış dünya ile algıladığımız dünya kavramını şu şekilde açıklar:
Bizim
yaşadığımız dünyanın, bir anlamda kafalarımızın içinde oluşturulan
dünyanın, gerçekte dünyanın aslı olup olmadığı ile ilgili bir soru akla
geliyor. Çünkü eğer bir dizi teorisyenin benimsediği gibi dünyanın
aslında beynimizde oluşturulduğunu kabul edersek, bu durumda bizim
dünyada tecrübe ettiklerimiz ile deneyimlerimiz dışındaki gerçek dünya
arasındaki benzerlik gerçek bir soru işareti olarak karşımıza çıkıyor.
Eğer bizim dünyadaki deneyimlerimiz ile dünyanın gerçekte nasıl olduğu
arasında büyük uyuşmazlıklar olduğunu düşünüyorsanız, bu durumda bizim
gördüğümüz dünyanın ve deneyimlerimizin bir bakıma hayal olduğu
düşünülebilir.66 (vurgu orijinaline aittir.)
Şu durumda bize göre gerçek nedir?
İnsanın
gerçeklik dediği şey, beyninin ve hislerinin dışında maddi olarak var
olan bir gerçek dünyaya işaret eder. İnsan, bu dünyayı gözlemlese de
gözlemlemese de bunun varlığına olan inancı tamdır. Sabah kalktığında
kendi odasının içinde olduğundan emindir. Bürosunu ve bürosundaki
bilgisayarının tam olarak bulundukları yerde olduklarını varsayar,
ertesi sabah tekrar işe gittiğinde bunları burada bulacağından da
emindir. Günün sonunda eve gitmek için yola çıktığında evinin orada
olacağını farz eder. Arkadaşlarının, ailesinin, tanıdıklarının,
akrabalarının, onları görse de görmese de var olduklarını kabul eder.
Her gün yaşadığı ve tekrarladığı bu günlük tecrübelerin çoğu, tüm bu
durumları sorgulamaya mahal vermemekte, hatta tam tersine tüm bunları
teyid edecek şekilde gerçekleşmektedir.
Ama
aslında bunların tümü zihnimizdedir. Bize hissettirilen şeylerdir.
Dışarıda var olduğuna emin olduğumuz o maddesel dünyanın yalnızca
hayali bir kopyasını görmekteyiz. Bizim dünyamızı, sadece sahip
olduğumuz algılar meydana getirmektedir.
Susan Blackmore, beynin içindeki bu dünyayı, şu şekilde tanımlamıştır:
Zihin,
kişisel bir tiyatro gibidir. Ben, bu tiyatronun içinde, kafamın içinde
bir yerlerdeyim ve gözlerimden dışarı doğru bakıyorum. Ama bu, çok
duyulu bir tiyatrodur. Bu nedenle, dokunuşları, kokuları, sesleri ve
hisleri de tecrübe edebiliyorum. Ayrıca ben, hayal gücümü de
kullanabiliyorum. İç gözüm veya iç kulağım sayesinde zihinsel bir ekran
üzerinde görüntüleri ve sesleri görünür hale getirebiliyorum. Bunların
tümü benim bilincimi oluşturuyor ve "ben" bunları tecrübe eden
izleyiciyim.67
Bizim
gözlemlediğimiz dünya, yalnızca bir kopya dünyadır. Işıklarla
donatılmış bir lunapark, beyinde oluşan bir kopya görüntüdür. Kaynağı
yalnızca elektrik sinyalleridir. Çevremizdeki insanların,
yakınlarımızın, etraftaki kuşların sesleri, beynimizin içinde oluşan
kopya seslerdir. Kaynağı yalnızca elektrik sinyalleridir. Yediğimiz bir
meyvenin tadı ve kokusu, beynimizde oluşan kopya lezzet ve kopya
kokudan ibarettir. Meyvenin aslını yememiz imkansızdır. Beynimizdeki
meyvenin her türlü özelliğinin kaynağı elektrik sinyalleridir. Hiçbir
zaman Güneş'in gerçek sıcaklığını, denizin gerçek serinliğini ve bir
buz parçasının gerçek soğukluğunu hissetmiş değiliz. Çünkü Güneş'in,
denizin ve buzun asıllarına hiçbir zaman ulaşamadığımız gibi, onların
bizde meydana getirdiği etkiler de yalnızca elektrik sinyalleridir.
Karşımızda
duran su bardağı, aslında bizden uzakta değildir. Karşımızda
durmamaktadır. O, beynimizin içindedir. Onun görüntüsünü beynimizin
içinde görürüz. Bardağın cam yüzeyine dokunduğumuzu zannettiğimizde,
aslında bardağın aslına dokunmayız. Çünkü dokunmayı hisseden parmaklar
değil, beynimizdir. Bu durumda insan, hiçbir zaman gerçek bir bardağa
dokunamaz. O bardaktaki suyu içemez. İçtiği su, yine insanın kendi
beyninde oluşan algıların verdiği bir su içme hissinden ibarettir.
Ülkemizde
de gösterime giren What The Bleep Do We Know? (Ne Biliyoruz ki?)
belgesel filminde Atlanta Georgia'da Life Üniversitesi'nden tıp doktoru
Joe Dispenza, "beyniniz şurada (dışarıda) olanla burada (beynin içinde)
olan arasındaki farkı bilmez" diye belirtmekte, aynı belgeselde Fred
Alan Wolf ise, "'burada' (beynin içinde) olandan bağımsız bir 'şurada'
(dışarıda olan) yoktur"68 demektedir.
Yaşadığımız
hayat, söz konusu kopya algıların bir bütünüdür. Bunların gerçekçi
görüntüsü ise oldukça aldatıcıdır. Biz, karşımızdaki kişinin de bizimle
aynı şeyleri algıladığını düşünür, onunla bu konuda hemfikir olur ve
algıladığımız dünyanın gerçek halini gözlemlediğimizi zannederiz. Oysa
gördüğümüz ve duyduğumuz şeyler konusunda bizimle hemfikir olan
karşımızdaki kişi de, bizim beynimizde oluşan bir görüntüden ibarettir.
Ayrıca, onun algıladığı şeylerin bizimkinden farkının ne olduğunu
hiçbir zaman bilemeyiz. Bizim için yeşilin nasıl bir şey olduğunu,
ıhlamur kokusunun neye benzediğini ona tarif edebilmemiz mümkün
değildir.
Bu durumda gerçek nedir? Joe Dispenza, konuyla ilgili olarak şu soruları sorar:
Bilimsel
deneyler gösterdi ki, eğer bir kişiyi alıp beynini belli PET
taramalarıyla veya bilgisayar teknolojisiyle incelerken belli bir
nesneye bakmalarını istersek beynin belli bölgeleri aydınlanıyor. Sonra
gözlerini kapatıp aynı nesneyi hayal etmeleri istendiğinde, sanki o
nesneye gerçekten gözle bakıyormuş gibi, beynin aynı bölgeleri
aydınlanıyor. Bu, bilim adamlarının şu soruyu sormasına neden oldu: O
zaman kim görüyor? Beyin mi görüyor? Yoksa gözler mi? Gerçek ne? Gerçek
olan beynimizle gördüğümüz mü? Yoksa gözlerimizle gördüğümüz mü? Ayrıca
gerçek şu ki, beyin çevresinde gördükleriyle hatırladıkları arasındaki
farkı bilmez. Çünkü aynı özel sinir ağları ateşlenir. Bunun üzerine
bilim adamları yine aynı soruyu sorar: Gerçek nedir?69
"What the Bleep Do We Know?" belgeselinde J. Z. Knight, gerçekliği şöyle tanımlamıştır:
Bu
gerçekliğe gerçek demeye izin verdik... hayal gücüyle... hareketsizliği
kırmak, kaostan çıkmak ve onu biçiminde tutmak için ona "madde" diyoruz.70
Bizler,
yalnızca bize ait olan bir algı dünyasının içinde yaşarız. Bu dünyadaki
görüntüler, başka kimsenin bizimle paylaşamayacağı, kimsenin
onaylayamayacağı görüntülerdir ve biz bu görüntüleri gerçek olarak
kabul ederiz. Bu durumda, gerçek sadece bir hayal midir? Sadece bize
hissettirilenlerden mi ibarettir? Kendi bedenimiz olarak
sahiplendiğimiz beden, kendi yaşamımız diye kabul ettiğimiz yaşam,
bizim zihnimizde sadece bir hayal olarak mı var olmaktadır?
Bunların
tümü gerçekten de birer hayaldir. Kendi beynimizin içinde var edilen
bir hayal aleminin içinde varlığımızı sürdürürüz. Dışarıdaki gerçek
dünyayı izlediğimizi düşünürüz. Ama aslında bizim için beynimizde
yaratılan yepyeni bir dünya vardır ve bizim bunun dışına çıkmamız
imkansızdır.
Filozof Geoff
Haselhurst, bizim beynimizde oluşturduğumuz gerçeklik kavramı konusunda
bilimin açıklamasız kaldığını şu sözlerle açıklar:
İkinci
olarak, (ve hayal kırıklığına uğratıcıdır ki) algılarımız bizi
aldatırlar. Felsefeciler, binlerce yıldır zihnimizin algılarımızı
temsil ettiğini ve bu nedenle bizim gördüğümüz, tattığımız ve
dokunduğumuz dünyanın, bizim algılarımıza sebep olan gerçek dünyadan
farklı olduğunu biliyorlardı. Renk algımız, zihnimizin nasıl belirli
bir ışık frekansını temsil ettiğine çok açık bir örnektir. Dahası, eğer
gerçekliği tanımlayacaksak, bunu algılarımızı meydana getiren gerçek
varlıklardan yola çıkarak yapmamız gerekir, aslını tam temsil etmeyen
duyularımızdan değil. Bu nedenle bilim, deneysellik üzerine kurulmuş
olduğundan, gerçekliği tanımlama konusunda pek başarılı olmamaktadır.71
Peter Russell ise şu açıklamaları yapar:
Öncelikle,
modern fiziğin vardığı sonuçların bizim deneyimlerimizden veya
gerçeklerden çok uzaklaştığını şaşırtıcı bulabiliriz... Ama bundan daha
şaşırtıcı olan, insan beyninde oluşan gerçeklik görüntüsünün, her şeyin
aslına uygun olan tam bir görüntüsü olmasıdır... Maddesel dünyadan
bahsettiğimizde, genellikle onun altında yatan gerçekliği kastederiz -
bizim "dışarıda" olarak algıladığımız dünyayı. Ama aslında biz sadece
gerçeğin görüntüsünü tarif ederiz. Bizim tecrübe ettiğimiz maddesellik,
hissettiğimiz katılık, bildiğimiz "gerçek dünya"nın tümü, zihinde
yaratılan görüntünün parçalarıdır. Bunların tümü gerçeği yorumlama
şekilleridir. Her ne kadar kulağa çelişkili gelse de, madde, zihinde
yaratılan bir şeydir.72 (vurgu orijinaline aittir.)

Gerçek (hak) Rabbinden (gelen)dir. Şu halde sakın kuşkuya kapılanlardan olma.
(Bakara Suresi, 147) |
Bu
durumda bizim için gerçek, dışarıda aslına hiçbir zaman
ulaşamayacağımız madde değildir. Beynimizde bunların tümünün elektrik
sinyallerinden oluşan bir görüntüsü meydana geldiğine göre, gerçek,
bizim beynimizde oluşan dünya da değildir. Bu dünya tümüyle hayaldir,
bir illüzyondur. Biz bu dünyayı izleyerek yanılır, aldanırız.
Dolayısıyla "gerçek", bizim için ne dışarıda, ne de beynimizin içindeki
görüntüdedir.
Peki bu
durumu fark edip kabullenmek zor mudur? Fred Alan Wolf, insanların
içinde yaşadıkları hayal dünyasına olan alışkanlıklarını ve "asıl
gerçeklik" kavramından nasıl uzak durmaya çalıştıklarını şu sözlerle
özetler:
Bizler
bilinçsizce içimizde gömülü olan bu sırrı saklama çabası içindeyiz...
Bir başka deyişle, bizler bilinçsizce, her şeyin gördüğümüz şekilde
olduğu illüzyonun altında yaşamayı seçiyoruz. Bu yalnızca benim veya
sizin için geçerli olan önemli bir gerçek değil, bu evrenin varlığının
en derin sırrıdır... Bunun (bu sırrı saklama çabasının) sonuç
vermesinin tek nedeni, buna inanmakta hepimizin hemfikir oluşumuzdur.
Eğer buna inanmayı bir dakika veya sadece bir saniye, hatta tek bir
milisaniye kadar durdurursak ve bilincimizin bunu durduğumuzun farkına
varmasını sağlarsak, bu sırrın açığa kavuştuğunu görürüz.
Yaşantımızın
bazı noktalarında, bir şekilde, bir yerlerde, sadece bir anlığına, bu
büyük sırrın ortaya çıktığı zamanlar olur... Ama hiçbir zaman "yaşasın"
diye bağırmayız. Tiyatro salonunda kimsenin şaşkınlıktan nefesi
kesilmez. Tek bir yaratıcı eylem sırasında, bir şey hiçlikten ayırt
edilir olur, ama kendimizi kandırarak bunu görmeyiz. Bu, bu şekilde
devam eder. Etrafı alkışlar doldurmaz. Arkamıza dayanır, gösteriyi
izler, derin bir nefes alır ve şöyle deriz: "Biz bunu hiçbir zaman
çözemeyeceğiz, en iyisi sadece kabul edelim."
...
Pek çoğumuz alışkanlık olarak bu konuda bilinçsiz şekilde kalır ve
varlığımızın son nanosaniyesine kadar bu hayale sıkıca yapışmış olarak
yaşarız. Okyanus ile yeryüzü arasındaki hava, yer ve su arasındaki
sınıra bakarız. Kabaran kuma, suya ve havaya bakar ve farkları
hatırlarız. Aynı şekilde, yaşamımızı görünmeyen bir zarın bizi "oradaki
dış dünyadan" ayırdığı oldukça rahat bir zan içinde geçiriyoruz.
"İçeride", zihnimizin içinde, bizim hayal gücümüzün iç dünyasında,
güvenlikte ve yalnızız. Hiçbir şekilde, hiç kimse veya hiçbir şey bizim
zihin dünyamızın içine izinsiz giremez. Bedenimizdeki her duyu, bize
sürekli olarak bunun gerçek olduğunu söyler, her birimiz yalnızızdır.
"Dışarıdaki" ve "içerideki" dünyaları birbirinden ayıran algısal
gösterilerimizle yüzleştirecek her türlü bilgiyi, her düşünceyi, her
algıyı, her hayali hikayeyi inkar ederiz. Bize farklı bir hikaye
anlatan kişilere şüpheyle bakar ve muhtemelen onların yanlış yola
sapmış olduğunu düşünür, hatta deli olduklarına kanaat getirerek onları
başımızdan atmaya çalışırız.73
Beynimizde
oluşan dünyanın gerçek olmadığını kavramak ve bunu kabullenmek, bir
materyalist için oldukça zordur. Ama bu, bugün bilimin doğrulamış
olduğu bir durumdur. Buna rağmen, Fred Alan Wolf'un da belirttiği gibi,
bu büyük gerçek görmezden gelinir. Bir hayal dünyasında yaşamakta
olmamız, sıradan bir bilimsel buluş gibi yansıtılır ve çözülemeyen bir
problem olarak kabul edilir. Bunun tek nedeni, bizim için "gerçek"
olanın, materyalist zihniyet için "kabul edilemez" oluşudur.
Materyalistlerin kabul edemedikleri ve bilim adamlarının arayıp
durdukları bu "gerçek", insana ait ruhtur. Bu dünyada mutlak olan ve
ahirette sonsuza kadar varlığını sürdürecek olan insan ruhudur. Bu ruhu
insana veren Allah'tır. İnsanın dışında var olan madde de, insanın
kendi bedeni de, zihninde meydana gelen hayatı da bir gün yok olup
gidecektir. Baki ve Mutlak olan, Yüce Allah'ın dilediğine verdiği Kendi
emrinden olan "ruh"tur.
Hani Rabbin meleklere: "Gerçekten Ben, çamurdan bir beşer yaratacağım" demişti.
"Onu bir biçime sokup, ona Ruhum'dan üşediğim zaman siz onun için hemen secdeye kapanın." (Sad Suresi, 71-72)
Rüyadaki Gerçeklik

Rüya gördüğümüz sırada, kapkaranlık sessiz bir ortamda yalnız
başımızayızdır. Gözlerimiz kapalıdır, koşmayız, konuşmayız, hiç kimseyi
görmeyiz. Ama rüya sırasında çevremizdeki insanlar, ortam, yaşadığımız
olaylar o kadar gerçekçidir ki, tüm bunları gerçekte yaşadığımızdan
hiçbir zaman şüphe duymayız. Rüya örneği, bize dış dünyanın algılardan
oluştuğunu kanıtlayan önemli bir delildir. |
Rüya
gördüğümüz sırada, aslında hiç kimseyle konuşmayız. Hiç kimseyi
görmeyiz, gözlerimiz kapalıdır. Koşmayız, yürümeyiz. Karşımızda ürküp
kaçmamıza neden olan varlıklar veya güzelliğini izlediğimiz yemyeşil ve
geniş bir çimenlik veya aşağıya bakmaya korktuğumuz dev gökdelenler
veya kalabalık insan toplulukları yoktur. Bizler, karşımızda tüm bu
görüntüler varken, aslında yatağımızda yalnız başımızayız. Etrafımızda
olduğunu zannettiğimiz kalabalığın çıkardığı şiddetli gürültü, sessiz
odamızda bize hiçbir zaman ulaşmamaktadır. Hızla koştuğumuzu
zannettiğimiz bir anda aslında neredeyse hiç hareket etmemekteyiz.
Yanımızdaki insan ile hararetli bir konuşma yaparken aslında ağzımızı
bile açmayız. Ama rüya gördüğümüz sırada, tüm bunları net olarak
yaşarız. Çevremizdeki insanlar, ortam, yaşadığımız olaylar o kadar
gerçekçidir ki, rüya sırasında bunları gerçekte yaşadığımızdan hiçbir
zaman şüphe duymayız.
Rüyamızda
bize araba çarptığını görebilir ve bununla ilgili hisleri net olarak
algılayabiliriz. Araba yaklaşırken hissettiğimiz korkuyu, arabanın
geliş şeklini ve hızını, bize çarptığında bedenimizde meydana gelen
acıyı gerçekte olduğu şekilde yaşar ve bu olayın gerçekliğine dair
hiçbir kuşku duymayız. Havanın sıcaklığı, insanların bakışları,
giydiğimiz kıyafetler, her şey son derece gerçekçidir. Ama aslında
bunların hiçbirini yaşamamışızdır. Bize ulaşan hiçbir ışık, hiçbir ses
yoktur. Görüntünün, sesin, kokunun oluşması için hiçbir sebep yoktur.
Dış dünya dediğimiz kavram, yok olmuştur. Sadece zihnimizde yaşanan bir
hayat vardır. Ama bunun bu şekilde olduğunun farkında olmayız. Rüya
gördüğümüz sırada bize tüm bunların bir rüyadan ibaret olduğu
hatırlatılacak olsa, buna ihtimal vermez, içinde yaşadığımız dünyanın
gerçekliğine oldukça ikna oluruz. Bizim için, rüya sırasında
gördüğümüz, kokladığımız, dokunarak hissettiğimiz ve duyduğumuz
şeylerin kesin bir gerçekliği vardır. İşte bu nedenle, rüya sırasında
korkularımız, sevinçlerimiz, endişelerimiz gerçektir. Bütün fiziksel
deneyimleri, uyanıkken yaşadığımız şekli ile yaşarız. Rüya sırasında,
rüyada olduğumuzdan şüphelenmemizi gerektirecek hiçbir delil söz konusu
değildir.
Rüya örneği,
bize ait dış dünyanın bir algıdan ibaret olduğu gerçeğini kanıtlamak
için oldukça etkili bir örnektir. Rüya sırasında insan,
çevresindekilerin gerçek olmadığına ikna olamadığı gibi, gerçek hayat
dediği bu dünya içinde yaşarken de, bunun yalnızca zihnimizde algılanan
bir gerçeklikten ibaret olduğuna ikna olmakta oldukça zorluk çeker.
Oysa "gerçek hayat" dediğimiz görüntüleri algılayış biçimimiz, rüyaları
algılayış biçimimizle tamamen aynıdır. Her iki görüntü de zihnimizde
oluşur. Her iki görüntüyü de izlerken bunların gerçekliğinden şüphe
duymayız. Oysa rüyaların gerçek olmadığına dair elimizde gerçek bir
delil vardır. Rüyadan uyandığımızda, "demek ki gördüklerim sadece bir
rüyaymış" deriz. Öyle ise, şu anda gördüklerimizin bir rüya olmadığını
nasıl ispatlayabiliriz?
Allah, ayetlerinde bu gerçeği şöyle haber verir:
Sur'a
üfürülmüştür; böylece onlar kabirlerinden (diriltilip) Rablerine doğru
(dalgalar halinde) süzülüp-giderler. Demişlerdir ki: "Eyvahlar bize,
uykuya-bırakıldığımız yerden bizi kim diriltip-kaldırdı? Bu, Rahman
(olan Allah)ın va'dettiğidir, (demek ki) gönderilen (elçi)ler doğru
söylemiş". (Yasin Suresi, 51-52)
Şu
anda bunun ispatı, bize bilimsel olarak verilen delillerdir. Rüyadan
uyanacağımız an ise, yaşamımızın sona ermesi ile başlayacaktır. Şu
durumda, asıl doğru olan bu dünyanın bizler için sadece bir hayal, bir
rüya gibi zihinde yaşandığını kabul edip ona göre davranmaktır.
Peter Russell, rüyadaki gerçeklik ile yaşadığımız dünyaya ait gerçekliği şu şekilde karşılaştırır:
Dünya
algımız, "dışarıda" olanın oldukça ikna edici bir görüntüsüdür. Ama
bizim gece gördüğümüz rüyalardan daha "dışarıda" olan hiçbir şey
yoktur. Rüyalarımızda etrafımızda görüntülerin, seslerin ve hislerin
olduğunun farkında oluruz. Kendi bedenimizin farkında oluruz. Düşünür
ve karar veririz. Korkuyu, kızgınlığı, mutluluğu ve sevgiyi yaşarız.
Diğer insanları, bizimle konuşan ve bizimle etkileşim içinde olan ayrı
ayrı kişiler olarak algılarız. Rüya, bizim etrafımızdaki "dışarıdaki"
dünyada gerçekleşiyor gibidir. Sadece uyandığımızda, bütün bunların
rüya olduğunu anlarız - her şey zihnimizde yaratılmaktadır.
"Bu
sadece rüyaymış" dediğimizde, bu deneyimlerimizin fiziksel bir
gerçekliğe dayanmadığını kastederiz. Bunlar; hatıralardan, umutlardan,
korkulardan ve diğer faktörlerden oluşmaktadır. Uyanık haldeyken, bizim
dünya görüntümüz, kendi fiziksel çevremizden aldığımız duyusal
bilgilere dayanmaktadır. Bu durum, uyanıkken yaşadığımız deneyimlere
bir tutarlılık ve rüyalarda olmayan bir gerçeklik hissi verir. Ama
gerçekte, uyanıkken yaşadığımız deneyimler de, rüyalarımızda olduğu
kadar zihnimizin ürünüdür.74
Descartes ise bu gerçeği şu şekilde tanımlamıştır:
Rüyalarımda
şunu bunu yaptığımı, şuraya buraya gittiğimi görürüm; uyanınca da
hiçbir şey yapmamış, hiçbir yere gitmemiş olduğumu, uslu uslu yatakta
yattığımı anlarım. Benim şu anda rüya görmediğim, hatta bütün hayatımın
bir rüya olmadığı güvencesini bana kim verebilir?75
Elbette
ne etrafımızdaki insanlar, ne de algılarımızın sahibi olan biz şu anda
yaşadığımız hayatın bir rüya olmadığı güvencesini hiçbir zaman
veremeyiz.

Rüya sırasında bir çiçeği kokladığımızda, o çiçeğin kendine has
kokusunu kusursuz şekilde hissedebiliriz. Bunun nedeni o çiçeği
gerçekte koklarken de, onu rüyamızda gördüğümüzde de beynimizde aynı
işlemlerin meydana gelmesidir. |
Rüya
sırasında bir buza dokunduğumuzda, onun soğukluğunu, ıslaklığını,
şeffaf görüntüsünü beynimizde mükemmel şekilde algılarız. Bir gülü
kokladığımızda, gülün kendine has kokusunu kusursuz şekilde
hissedebiliriz. Bunun nedeni, bir gülü gerçekte koklarken de, onu
rüyamızda gördüğümüzde de beynimizde aynı işlemlerin meydana
gelmesidir. Bu durumda, hangi durumda gülün gerçek görüntüsü ve gerçek
kokusu ile muhatap olduğumuzu bilemeyiz. İşin aslı ise, her iki durumda
da gerçek gül ile muhatap olmadığımız ve her iki durumda da gülün
görüntüsünün de kokusunun da beynin hiçbir yerinde var olmadığıdır. Bu
durumda her ikisi de gerçekliği temsil etmemektedir. Gerald O'Brien, bu
durumu şu sözlerle tarif etmiştir:
Yatağımızda
uyuyoruz, gözlerimiz kapalı, ama yine de birçoğumuz çok canlı görsel
deneyimler yaşıyoruz. Bu görsel deneyimlerde insanların bulunduğu bir
dünyadayız, çevremizde olaylar oluyor ve biz bu rüyayı görürken, bu
ortam, bir biçimde bize gerçekten dünyadaymışız gibi görünüyor. fiimdi
bu gerçekten önemli, çünkü bize beyinlerimizin aslında görme deneyimini
rüyalarımızda olduğu şekilde üretme yeteneği olduğunu gösteriyor. Bu da
bazı felsefeciler ve zihin üzerinde çalışan teorisyenler için genel
anlamda şunu gösteriyor, belki de bizler uyanıkken ve dünyayı
gözlemlerken, yanlış bir anlayışa sahibiz. Belki de gerçekten tüm
deneyimlerimizi, dünyayla ilgili tüm görsel tecrübelerimizi bir biçimde
beynimiz şekillendiriyor ve bizim dünyayla doğrudan bağlantı halinde
oldu ğumuz ile ilgili genel kabul tümüyle yanlış.76
 |
İnsan
rüya gördüğü sırada, bir rüyada olduğunu bilse, üzerine doğru gelen
araba onu korkutmaz, elde ettiği mal ve paranın geçici olduğunu bilir,
bunun için hırs yapmaz. Sahip olduğu nimetlerin ve güzelliğin, uyanması
ile son bulacağını bilir, büyüklenmez. Rüya sırasında, insanların
kendisine karşı olumsuz tutumları ve tavırları bir öneme sahip
değildir. Çünkü hem bu ortamın hem de bu insanların gerçek
olmadıklarını bilir. Rüya sırasında, mutlaka rüyadan uyanacağını bilir;
işte bu yüzden dünyevi hırsların peşinde koşmaz, dünyevi
huzursuzluklara yanaşmaz, bu yaşamı hiç bitmeyecek zannedip menfaat
peşinde koşmaz. Rüya ortamının dışında gerçek bir hayat olduğundan
emindir. İşte bu nedenle, rüya gördüğünü bilen bir insan için rüya
sırasında içinde bulunduğu ortamın hiçbir önemi ve değeri yoktur.
Rüya
için verebileceğimiz bu örnek, gerçek hayat olarak adlandırdığımız bu
hayat için de geçerlidir. Bu hayatın gerçek olmadığını, yalnızca bir
algı olarak gösterildiğini bilen bir kişi için, burada dünyaya yönelik
olarak yaşadıklarının ve duyduklarının hiçbir önemi yoktur. Çünkü tıpkı
rüyada olduğu gibi, gerçek olmayan bir hayatın içinde yaşarken, bunun
sahteliğini fark etmiştir. Kendisinden menfaat gözetmek isteyen
kişilerin gerçekte var olmadıklarını, çevresindeki aldatıcı güzellik ve
metaların gerçekte bir hayalden ibaret olduğunu artık bilmektedir.
Dolayısıyla, dünyada var olan şeyler üzerinde hırs yapmasının, menfaat
edinmek için çaba sarfetmesinin bir anlamı yoktur. Gelip geçici bir
rüyanın içinde yaşamaktadır ve asıl hayatın bundan sonra başlayacağını
bilmektedir.
Yazar Remez Sasson, konuyla ilgili olarak şu sözleri söylemektedir:
Bu
sanki bir film gösterimi gibidir. Filmi seyreden kişi, karakterlere ve
ekranda olanlara tamamen kendisini kaptırmıştır. Kahramanlarla birlikte
mutlu olur veya üzülür, sinirlenir, bağırır ya da güler.
Eğer
belirli bir anda ekranı artık izlememeye karar verirse ve dikkatini
oynayan filmden geri çekmeyi başarabilirse, filmin meydana getirdiği
illüzyondan sıyrılarak kendine gelir. Film makinesi ekrana görüntüler
vermeye devam edecektir. Ama o artık bunun sadece filmden ekrana
yansıtılan ışık olduğunu bilmektedir. Ekranda gördükleri gerçek
değildir, ama yine de oradadır. Filmi izleyebilir veya gözlerini ve
kulaklarını kapatmaya ve ekrana bakmamaya karar verebilir.
Bir
film seyrederken, herhangi bir anda makaranın sıkışması veya elektrik
kesintisi yüzünden filmin durduğu oldu mu? Televizyonda ilginç,
sürükleyici bir film seyrederken aniden araya reklamlar girdiğinde size
ne oluyor? Etrafınızdaki illüzyondan kurtularak kendinize geliyorsunuz.
Siz uyurken ve rüya görürken, birisi sizi kaldırsa, bir dünyadan başka
bir dünyaya sürüklenmiş olduğunuzu hissedersiniz. Bu, bizim gerçeklik
dediğimiz dünyada da böyledir. Bundan uyanmak mümkündür.77
Yaşadığımız
dünya da, tıpkı rüyalar gibi hayal görüntülerden, hayal kokulardan,
hayal tatlardan ve hayal hislerden oluşmaktadır. Elbette, bu hayatın
sonu gelmeden evvel isteyen bu rüyadan uyanıp gerçekleri görebilir. Bu
rüyadan uyanmak, gerçek olanın bu dünya olmadığını fark etmek, asıl
gerçekliğin ahiret olduğunu anlamayı sağlayacaktır. Ahireti kavrayan
bir kişi ise, dünyanın geçiciliğinin farkında olur, ahirette kurtuluşa
ermek için Allah'ı razı etmesi gerektiğini bilir ve bu amaç uğruna
yaşamaya başlar. İnsana dünyada ve ahirette sonsuz nimetleri getirecek
olan gerçeklerden biri, işte budur. Ayetlerde, kıyamet gününde
uyandırılan insanlar şu şekilde haber verilmektedir:
Sur'a
da üfürülmüştür. İşte bu, tehdidin (gerçekleştiği) gündür. (Artık) Her
bir nefis, yanında bir sürücü ve bir şahid ile gelmiştir. "Andolsun,
sen bundan gaşet içindeydin; işte Biz de senin üzerindeki örtüyü
açıp-kaldırdık. Artık bugün görüş-gücün keskindir." (Kaf Suresi, 20-22)
Beyinde Algı Bozuklukları ve Farklı Bir Dış Dünya
Dünyanın
gerçek görüntüsünü gördüğümüze dair bizi ikna eden beş duyumuz, söz
konusu algıları meydana getiren elektrik sinyallerinden mahrum
kaldığında, dış dünya da ortadan kalkar. Bu, bilimsel bir gerçektir.
Beş duyu, ancak elektrik sinyalleri yoluyla bize bilgi verir. Dış
dünyada herhangi bir bilgi olsa, fakat ilgili elektrik sinyalleri bize
ulaşmasa, bundan haberimiz olmayacaktır.
Beyinde
algı yanılmaları, bu gerçeği bize açıkça gösteren en önemli
delillerdendir. Örneğin karşımızdaki odaya bakar ve odanın tamamını
mükemmel şekilde gördüğümüzü zannederiz. Ama gerçek bu şekilde
değildir. Karşımızdaki odanın küçük bir noktasını hiçbir şekilde
göremeyiz. Bu, sadece bu odayla sınırlı bir durum değildir. Baktığımız
her yerde o kayıp alan mutlaka vardır. Hayatımız boyunca gördüğümüz
görüntü karelerinin her birinde aslında o küçük noktayı hiçbir zaman
görememişizdir. Bu, her insanda var olan "kör noktadır".
Bu
körlüğün sebebi, gözü beyne bağlayan sinirlerin gözün bir noktasında
bulunmamasıdır. Ancak buna rağmen, karşımızdaki görüntüyü daima
eksiksiz görürüz. Bunun nedeni, beynin tamamlayıcı özelliğidir. Kör
nokta nedeniyle görünmeyen alan, beynin "boyama" ve arka plandaki diğer
görüntüler ile "tamamlama" yeteneği nedeniyle görünür hale gelir. Bu,
aslında olağanüstü bir durumdur. O noktada bizim için gerçek anlamda
hiçbir şey yoktur. Beynin orada var ettiği şey tamamen hayalidir. Ve
biz, o noktayı "göremediğimizi" asla bilmeyiz. Beyin kör noktayı, orada
olması gerektiğine karar verdiği en iyi tahminle, yani arkadaki fonla
doldurur. Bu tahminin nasıl oluştuğu, bilim adamları için hala bir soru
işaretidir. Kaliforniya Üniversitesi, Psikoloji Bölümü ve Nörobilim
Programı profesörü ve Beyin ve Algılama Merkezi Başkanı Vilayanur S.
Ramachandran, bu sırrı şu şekilde tanımlar:
Örneğin
kör noktanızı bir karenin köşesine "hedeşemeye" çalışabilirsiniz. Diğer
üç noktayı fark eden görme sisteminiz eksik köşeyi tamamlayacak mı? Bu
deneyi kendinizde uyguladığınızda aslında köşenin gözden kaybolduğunu,
"ısırılmış" ya da bulanıklaşmış olduğunu göreceksiniz. Görünüşe
bakılırsa kör nokta üzerinde tamamlama yapan sinir mekanizması köşeler
ile başa çıkamıyordur, doldurulabilecek veya doldurulamayacak şeylerin
bir sınırı vardır.78
Peki
beyindeki bu tamamlama işlemi üzerinde bizim bir tercihimizin olması
mümkün müdür? Ramachandran, bu soruya da şu cevabı verir:
Görmeyle
bağlantılı eksikleri tamamlama çok farklıdır. Kör noktanızı bir halı
deseni ile doldurduğunuzda, bu noktayı neyin tamamladığıyla ilgili
tercihleriniz yoktur, zihninizi bu konuda değiştiremezsiniz. Görsel
boşlukları doldurma görevini görmeyle ilişkili nöronlar yerine getirir.
Onlar bir kez karar verdikten sonra onların bu kararı geri çevrilemez:
Diğer beyin merkezlerine bir kez "evet, bu kendini tekrar eden bir
desendir" veya "evet, bu düz bir çizgidir" talimatları gittiğinde,
algıladığınız şeyi geri alamazsınız.79

Kör nokta ile ilgili konuyu daha iyi kavrayabilmek için yukarıdaki testi yapabilirsiniz.
Sağ
gözünüzü kapatın ve kitabı 50 cm.'lik mesafeden gözünüze doğru
yakınlaştırın. Baştan itibaren gözünüzü sadece artıya odaklayın.
Yakınlaştıkça belirli bir süre için soldaki siyah noktanın yok olduğunu
göreceksiniz. Beyin görmediği siyah noktayı beyaz zeminle
tamamlamıştır. |
Biz
bir masaya bakarken, görme sistemimiz masanın öncelikle kenarları
hakkında bilgi edinmekte ve masanın çizili haline benzer bir temsili
resmini zihnimizde meydana getirmektedir. Görme sistemi, bunun ardından
masanın rengini ve malzemesini seçer. Bunlar, "tamamlama" işlemi için
önemli unsurlardandır. Edinilen bu bilgiler sonrasında beyin,
karşısındaki görüntü ile ilgili genel bir tahmin yapar. Beynimiz,
karşımızdaki görüntünün her detayını incelemek zorunda kalmaz ve
detaylı hesaplamalara girişmez.80 Beynimiz, karşımızda, "ihtimal dahilinde" olan görüntüyü var etmiştir.
Dolayısıyla
beyin, bizde var olduğuna inandığımız bir illüzyon meydana getirir. Söz
konusu kör noktadaki görüntü, karşımızdaki gerçek görüntü değildir. Ama
biz bunun farkında olmayız. Fakat ilginç olan, görüntünün bütününün
gerçek olduğuna dair de hiçbir kanıtımızın olmamasıdır. Gerçekte kör
noktadaki var olmayan görüntü de, tıpkı diğer görüntüler kadar
gerçektir. Günlük hayatımızda sahip olduğumuz kör noktanın nerede
bulunduğunun farkında bile olmayız. Bu durumda gün içinde edindiğimiz
görüntülerin de birer hayal olup olmadığını bilemeyiz. Bize "gerçekçi"
görünmeleri, gerçek olduklarına inanmak için yeterli değildir.
Beyindeki
diğer algı yanılmaları veya algı bozuklukları da bu gerçeği
delillendirmektedir. Bunlardan biri kortikal renk körlüğüdür. Eğer
beynin her iki yarım küresinde de renklerle ilgili bölüm olan V4 hasar
alırsa, söz konusu hastalık ortaya çıkar. Bu hastalığa sahip olan
kişiler dünyayı grinin gölgeleri şeklinde görürler. Her şey sanki siyah
beyaz bir film gibidir. Ama gazete okumak, insanların yüzünü tanımak
veya hareketleri ve yönleri seçebilmek konularında hiçbir problemleri
yoktur.81 Buna karşılık
eğer orta temporal alan (MT) hasar görürse, hasta hala kitap
okuyabilir, renkleri görebilir ama bir şeyin hangi yöne doğru gittiğini
ve hangi hızda gittiğini anlayamaz. Prof. Ramachandran, bu konuyla
ilgili şunları yazmıştır:
(Beyinde),
bir ya da daha fazla alan hasar gördüğünde birkaç nörolojik hastada
gözlemlenen çelişkili zihinsel durumlar ile karşılaşırsınız. Bunların
içinde nörolojik anlamda en bilinen örneklerden birisi "hareket
körlüğü" bulunan İsviçreli bir kadın (ona Ingrid diyeceğim) ile
ilgilidir. Ingrid'in beyninde orta temporal (MT) alanda çift taraşı bir
hasar meydana gelmişti. Birçok açıdan normal görüyordu, cisimlerin
şekillerini söyleyebiliyor, insanları tanıyabiliyor ve hiçbir sorun
olmaksızın kitap okuyabiliyordu. Fakat koşan bir insana ya da yolda
ilerleyen bir araca baktığında, düzgün ve sürekli hareketler görmek
yerine hareketsiz, hızla yanıp sönen kesik ve ani hareketler görüyordu.
Gelen arabaların modelini, rengini ve hatta plakalarını tespit
edebilmesine rağmen, onların hızını tahmin edemediği için caddenin
karşısına geçmekten korkuyordu. Birisiyle yüz yüze konuşmanın telefonla
konuşmaya benzediğini, çünkü normal bir konuşma sırasında kişinin yüz
ifadesinin değiştiğini görmediğini söylüyordu. Hatta bir fincan kahve
ikram etmek bile büyük bir sıkıntı vesilesiydi, çünkü sıvı kaçınılmaz
olarak taşıyor ve yere saçılıyordu. Ne zaman yavaşlaması ve ne zaman
kahve cezvesinin açısını değiştirmesi gerektiğini bilemiyordu, çünkü
sıvının fincanın içinde ne hızla yükseldiğini öngöremiyordu. Bu
beceriler sizin ve benim için çok zahmetsiz olabilir ve bunları oldukça
doğal karşılarız. Fakat ancak bir şey ters gittiğinde, örneğin bu alan
hasar gördüğünde görmenin ne kadar karmaşık olduğunu anlamaya başlarız.82
Halisünasyonlar
da, algı yanılmalarının bir diğer örnekleridir. Genellikle beyinde
meydana gelen bir hasar, çeşitli ateşli hastalıklar, kullanılan ilaçlar
veya yaşlılık ve bunama sonucunda oluşan halisünasyonlar, kişinin,
karşısında aslında var olmayan şeyleri var olarak algılamasıdır.
Halisünasyonlar, kişilerin etraşarında olmayan görüntüleri görmeleri ve
olmayan sesleri duymaları şeklinde meydana gelir. Bu kişiler,
halisünasyon gördüklerinde bilinçli ve uyanık durumdadırlar.
Görüntülerin, gören kişi için gerçekliği oldukça ikna edicidir.
 |
Saydığımız
sendromlar, beyinde meydana gelen hasarlar veya başka sebepler
sonucunda oluşan hastalıklardan sadece birkaç tanesidir. Bu hastalıklar
sonucunda, insanların bazıları olmayan görüntüleri görmekte, gerçekte
görmediği ama kendisi için çok net olan bir hayat yaşamaktadır.
Bazıları için dışarıdaki renkler bambaşkadır. Gördüğümüz rengarenk
dünya onlara neredeyse siyah-beyaz bir film gibi görünür. Eğer
gerçekten dış dünyanın kendisi ile muhatap isek, eğer yaşadığımız dünya
beynimize gelen elektrik sinyallerinden ibaret değilse, bu durumda bu
insanlar neden farklı bir algıya sahiptirler? Dış dünya eğer "tek"se,
neden onlar da dış dünyayı bizim algıladığımız şekilde algılamamakta,
neden aynı şeyleri aynı şekilde görememektedirler?
Tüm
bunların açıklaması şudur: Bizler, dış dünyayı mükemmel şekilde
algıladığımızdan ve algılarımızın bir bütün olduğundan şüphe etmeyiz.
Ama kimi zaman halisünasyon gören bir kişi için de aynı şey geçerlidir.
O da gördüğü hayali görüntülerin gerçekte var olduğunu düşünmektedir.
Bu durumda, beynimizde oluşan dış dünyanın neye benzediği veya diğer
kişilerin algılarından farklı olup olmadığı konusunda
söyleyebileceğimiz hiçbir şey yoktur. Bu, 21. yüzyılın bilimi ile
hiçbir şekilde test edilemeyecek, deneylerle saptanamayacak bir
gerçektir. Her birimiz için var edilen dünyanın nasıl bir dünya
olduğunu bilmemiz imkansızdır. Bizler, bu dünyanın içinde, yalnızca
bize algılatılanlarla muhatap oluruz. Bunların dışına çıkmamız, bunun
fazlasını düşünmemiz mümkün değildir.
Duyularımızla
iletilen elektrik sinyalleri, bizim için dış dünyanın kopyasını meydana
getirirler. Ama temelde, bu dış dünyayı algılayan, algıladığı şeylerden
anlam çıkaran, endişelenen, sevinen, üzülen, heyecanlanan, düşünen,
tanıyan, analiz yapan bir "benlik" bulunmaktadır. "Ben" dediğimiz bu
varlık, acaba beynin içinde bir yerlerde midir? Nöronların
birbirleriyle etkileşimleri bizi düşündürüp mutlu eder mi? Çalan bir
müzikten hoşlanmamızı sağlar mı? Bu etkileşim, bir manzaraya bakmaktan
veya lezzetli bir yemeği yemekten zevk duymamızın kaynağı mıdır?
Elbette
akıl ve vicdan sahibi bir insan bunların hiçbirine "evet" cevabı
veremez. Benliğimiz, beynin tamamen dışında bir şeydir ve bunun adı
"ruh"tur.
Sana ruhtan sorarlar; de ki: "Ruh, Rabbim'in emrindendir, size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir." (İsra Suresi, 85)
Ana Sayfa
48- Craig Hamilton, What is Enlightenment?, sayı 29, Haziran-Ağustos 2005, s. 70 
49- Peter Russell, The Primacy of Consciousness, http://www.peterussell.com/SP/PrimConsc.html 
50-
V.S. Ramachandran, M.D., Ph.D. ve Sandra Blakeslee, Phantoms in the
Brain, William Morrow and Company, Inc., New York, 1998, s. 66 
51-
V.S. Ramachandran, M.D., Ph.D. ve Sandra Blakeslee, Phantoms in the
Brain, William Morrow and Company, Inc., New York, 1998, s. 66-67 
52-
V.S. Ramachandran, M.D., Ph.D. ve Sandra Blakeslee, Phantoms in the
Brain, William Morrow and Company, Inc., New York, 1998, s. 70, 72 
53- Richard L. Gregory, Eye and Brain "the Psychology of Seeing", 5. baskı, Princeton Science Library, 5. baskı, 1997, s. 5 
54- Antonio Damasio, The Feelings of What Happens "Body Emotion and the Making of Consciousness", Vintage Books, 2000, s. 9
55- Susan Blackmore, Consciousness "A Very Short Introduction", Oxford, 2005, s. 64
56- Peter Russell, From Science to God "A physicist's Journey into the Mystery of Consciousness", New World Library, 2002, s. 42
57- Michael I. Posner, Marcus E .Raichle, Images of Mind, Scientific American Library, New York 1999, s. 88
58- Peter Russell, From Science to God "A physicist's Journey into the Mystery of Consciousness", New World Library, 2002, s. 50
59- http://www.peterussell.com/SP/PrimConsc.html - Peter Russell, The Primary of Consciousness
60-
George Berkeley, A Treatise Concerning the Principles of Human
Knowledge, 1710, Works of George Berkeley, vol. I, ed. A. Fraser,
Oxford, 1871
61- Peter Russell, The Primacy of Consciousness, http://www.peterussell.com/SP/PrimConsc.html
62- What The Bleep Do We Know, Belgesel film, yönetmen: William Arntz, Betsy Chasse 
63- Bertrand Russell, Rölativitenin Alfabesi, Onur Yayınları, 1974, s. 161-162
64- J. R. Minkel, "The Hollow Universe", New Scientist, 27 Nisan 2002, sayı 2340, s. 22
65- George Politzer, Felsefenin Başlangıç 
66-
Natasha Mitchell, Is the Visual World a Grand Illusion?, Radyo
Programı, 18 Ocak 2004,
http://www.abc.net.au/rn/science/mind/s996555.htm
67- Susan Blackmore, Consciousness "A Very Short Introduction", Oxford, 2005, s. 13-14
68- What the Bleep Do We Know?, Belgesel film, yönetmen: William Arntz, Betsy Chasse 
69- What the Bleep Do We Know?, Belgesel film, yönetmen: William Arntz, Betsy Chasse 
70- What the Bleep Do We Know?, Belgesel film, yönetmen: William Arntz, Betsy Chasse 
71- Geoff Haselhurst, Introduction to Metaphysics / Principles http://www.spaceandmotion.com/metaphysics.htm
72- http://www.peterussell.com/Reality/realityart.html
73- Fred Alan Wolf, Mind into matter "A New Alchemy of Science and Spirit", 2001, Moment Point Press, s. 15-16
74- Peter Russell, From Science to God "A physicist's Journey into the Mystery of Consciousness", New World Library, 2002, s. 42
75-http://www.cevaplar.org/index.php?khide=visible&sec=1&sec1=22&yazi_id=3828
76-
Natasha Mitchell, Is the Visual World a Grand Illusion?, Radyo
Programı, 18 Ocak 2004,
http://www.abc.net.au/rn/science/mind/s996555.htm
77- Reality Versus Imagination and Illusion, Remez Sasson, http://www.successconsciousness.com/index_000014.htm 
78-
V.S. Ramachandran, M.D., Ph.D. ve Sandra Blakeslee, Phantoms in the
Brain, William Morrow and Company, Inc., New York, 1998, s. 94
79-
V.S. Ramachandran, M.D., Ph.D. ve Sandra Blakeslee, Phantoms in the
Brain, William Morrow and Company, Inc., New York, 1998, s. 103
80-
V.S. Ramachandran, M.D., Ph.D. ve Sandra Blakeslee, Phantoms in the
Brain, William Morrow and Company, Inc., New York, 1998, s. 103
81- V. S. Ramachandran, A Brief Tour of Human Consciousness, 2004, PI Publishing, s. 26
82-
V.S. Ramachandran, M.D., Ph.D. ve Sandra Blakeslee, Phantoms in the
Brain, William Morrow and Company, Inc., New York, 1998, s. 72 |