Max
Planck'ın buluşuna göre ışık, hem dalga hem de parçacık özelliği
göstermektedir. Planck'tan sonra sayısız deney ve gözlem, bu gerçeği
kesin olarak ortaya çıkarmıştır. Bu durumda ışık için şu söylenebilir:
Işık, dalga şeklinde hareket eden bir enerjidir. Bu tanımın daha iyi
anlaşılması için bir başka dalga çeşidini, suda meydana gelen dalgaları
örnek verebiliriz. Su dalgaları sudan meydana gelmezler. Dalga, suda
hareket eden enerjiden meydana gelmektedir. Eğer bir havuzun bir
ucundan diğer ucuna dalga hareket ederse, bu havuzun sağ tarafındaki
suyun, havuzun sol tarafına geçmesi anlamına gelmez. Su olduğu yerde
kalmıştır. Hareket eden şey dalgadır, yani enerjidir. Banyo küveti su
ile doluyken elinizi suyun içinde hareket ettirdiğinizde dalga meydana
getirirsiniz, çünkü suya enerji verirsiniz. Enerji, suda dalga şeklinde
hareket eder.
Şüphesiz bu, gerçek
bir olayın haberidir. Allah'tan başka İlah yoktur. Ve
şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet
sahibidir.
(Al-i İmran Suresi, 62)
Tüm dalgalar hareket eden enerjidir ve genellikle bir araç kullanarak, örneğin suyu kullanarak hareket ederler.
Işık
dalgaları, su dalgalarına göre biraz daha karmaşıktırlar ve hareket
etmek için bir aracıya ihtiyaç duymazlar. Boşluk içinde de hareket
ederler. Işık sadece başlangıç aşamasında maddeye bağımlıdır. Işık, bir
kere oluşturulduğunda, herhangi bir maddesel eleman olmadan, bağımsız
şekilde hareket edebilir. Işık enerjisi, hiçbir maddenin olmadığı yerde
bulunabilir.31 Hem ışık
hem de ısı, elektromanyetik ışınım olarak bilinen enerjinin farklı
şekilleridir. Elektromanyetik ışınımın tüm farklı şekilleri, uzayda
enerji dalgaları şeklinde hareket ederler. Bu, bir gölün üzerine atılan
taşların oluşturduğu dalgalara benzetilebilir. Nasıl bir göldeki
dalgaların farklı boyları olabiliyorsa, elektromanyetik ışınımın da
farklı dalga boyları olur.
Ancak
elektromanyetik ışınımın dalga boyları arasında çok büyük farklar
vardır. Bazı dalga boyları kilometrelerce genişlikte olabilir. Başka
dalga boyları ise, bir santimetrenin trilyonda birinden daha ufaktır.
Bilim adamları, bu farklı dalga boylarını sınışara ayırırlar. Örneğin
santimetrenin trilyonda biri kadar küçük dalga boylarına sahip olan
ışınlar, gama ışınları olarak bilinir. Bunlar çok yüksek enerji
taşırlar. Dalga boyları kilometrelerce genişlikte olan ışınlara ise
"radyo dalgaları" adı verilir ve bunlar çok zayıf bir enerjiye
sahiptir. Bu nedenle gama ışınları bizim için öldürücü iken, radyo
dalgalarının bize hiçbir etkisi olmaz.
Işık, dalga şeklinde hareket eden bir enerjidir. Işık dalgaları, su
dalgalarına benzerler. Ancak buradaki enerji, sudaki enerjinin aksine,
hareket etmek için bir aracıya ihtiyaç duymaz. Boşluk içinde hareket
eder. Işık enerjisi, hiçbir maddenin olmadığı yerde bulunabilir.
Burada
dikkat edilmesi gereken nokta, dalga boylarının olağanüstü derecede
geniş bir yelpazede dağılmış olmalarıdır. En kısa dalga boyu, en uzun
dalga boyundan tam 1025 kat daha küçüktür. 1025,
1 rakamının yanına 25 tane sıfır eklenmesiyle oluşan bir sayıdır. 10,
000, 000, 000, 000, 000, 000, 000, 000 şeklinde yazabileceğimiz bu
sayının büyüklüğünü daha iyi kavramak için bazı karşılaştırmalar yapmak
yerinde olur. Örneğin Dünya'nın dört milyar yıllık ömrü boyunca geçen
saniyelerin toplam sayısı, sadece 1017'dir. Eğer 1025 sayısını saymak istersek, gece gündüz hiç durmadan saymamız ve bu işi
Dünya'nın yaşından 100 milyon kez daha uzun bir zaman boyunca
sürdürmemiz gerekir! Eğer 1025 tane iskambil kağıdını üst
üste dizmeye kalksak, Samanyolu galaksisinin çok dışına çıkmamız ve
gözlemlenebilir evrenin yaklaşık yarısı kadar bir mesafe gitmemiz
gerekir.
Radyo frekansı ve ölçüm cihazı
Evrendeki
farklı dalga boyları, işte bu kadar geniş bir yelpaze içine
dağılmıştır. Ama ne ilginçtir ki, bizim Güneşimiz, bu geniş yelpazenin
çok dar bir aralığına sıkıştırılmıştır. Güneş'ten yayılan farklı dalga
boylarının % 70'i, 0.3 mikronla (bir mikron milimetrenin binde biridir)
1.50 mikron arasındaki daracık bir sınırın içindedir. Bu aralıkta üç
tür ışık vardır: Görülebilir ışık, yakın kızıl ötesi ışınlar ve biraz
da yakın mor ötesi ışınlar.
Bu
üç tür ışık sayıca çok gibi durabilir. Ama gerçekte üçünün toplamı,
elektromanyetik yelpazenin içinde tek bir birim yer kaplamaktadır! Bir
başka deyişle, Güneş'in ışığının tümü, üst üste dizdiğimiz 1025 tane
iskambil kağıdının tek bir tanesine karşılık gelmektedir. Güneş'in
ışınlarının bu daracık aralığa yerleştirilmiş olmasının önemli nedeni
ise, Dünya üzerindeki yaşamı destekleyecek olan ışınların yalnızca bu
ışınlar oluşudur.
Hopkins Dağındaki altı aynalı dev gama ışını teleskobu.
İnsan
gözünü, görüntü verebilmek için uyaran ışık ise, geniş frekans sıraları
arasında oldukça dar bir şeridi, genişlik olarak bir *oktavdan daha az
bir alanı temsil eder. Öyle ki, retinayı uyaran ışıkların dalga boyları
santimetrenin milyonda 75'i ile 39'u arasında değişir. Nöropsikoloji
profesörü Richard L. Gregory'e göre, "bu şekilde bakıldığında neredeyse
kör sayılırız."32
Bu
gerçeği dikkate aldığımızda, dışarıda olarak algıladığımız ışığın
sadece küçük bir kısmını görmekte olduğumuzu anlarız. Bir başka
deyişle, retinamızın elde ettiği ışık ile oldukça küçük bir frekansın
meydana getirdiği görüntülere sahip olabiliriz. Bunun dışındaki
frekanslara ait dünya, bizim için bilinmezdir.
Güneş'ten bize ulaşan görülebilir ışık, kızıl ötesi ışınlar ve yakın mor ötesi
ışınlar, elektromanyetik yelpazenin içinde tek bir birim yer kaplamaktadır.
Yani Güneş'ten bize ulaşan ışık, üst üste dizilen 1025 tane iskambil kağıdının
tek bir tanesine denk gelmektedir. Dünya'daki yaşamı destekleyen yegane ışınlar,
yalnızca bu ışınlardır.
Peki
acaba oldukça dar aralıktaki frekanslarını görebildiğimizi sandığımız
ışık gerçekten de dış dünyada bizim tanıdığımız şekilde midir?
Işığın
özelliği, maddeler üzerinde gerçekleştirdiği etkidir. Genellikle, madde
bir durağanlığa sahiptir. Bizim her türlü itme ve çekme baskılarımıza
direnç gösterir. Ve biz herhangi bir şeyi ittiğimizde veya kendimize
çektiğimizde, kendi üzerimizde itme ve çekme etkilerini hissederiz.
Newton buna "etki tepki prensibi" adını vermiştir. Işık da, madde
üzerinde etki ve tepkide bulunur ama ışık parçacıklarının durağan bir
yapısı yoktur. Işığın, objeler üzerinde etki ve tepkide bulunduğunu
görebiliriz (lazer ışığının metalleri kesmesi ve zarar görmüş retinayı
tamir etmesi örneklerinde olduğu gibi), ama hiçbir maddenin ışığa etki
ve tepkide bulunduğunu göremeyiz. Fizikçiler, ışık üzerinde etki ve
tepkinin olmamasını, durağan kütlenin yokluğu olarak adlandırırlar.33 Durağan kütle, bir yerde olduğu gibi duran, yani sabit bir varlığı olan
kütledir. Işık için ise durağanlık söz konusu değildir. O her zaman
hareket halindedir. Dolayısıyla ışık, kütlesi olmayan ve bu sebeple
"madde" özelliği göstermeyen bir enerji şeklidir. Fred Alan Wolf, bu
durumu şu şekilde açıklamıştır:
Biz
ışığı gördüğümüzde, aslında hiçbir şekilde ışığı görmeyiz. Bizim
gördüğümüz, ışığın madde üzerindeki etki ve tepkisinin bizim duyu
organlarımız üzerinde gösterdiği etkinin sonuçlarıdır. Biz maddeyi
hareket ederken görürüz. Işık, gerçekten de bu dünyanın dışında bir
şeydir...34
Işık da, tıpkı sesler gibi oktavlardan oluşur. Işık oktavı, ışık ışınlarının
frekansları ile belirlenir. Örneğin, 48. oktav kızıl ötesi ışınlar, 49. oktav
görünür ışık ve 50. oktav ise ultraviyole ışıktır. İnfroson ve ultrason titreşimlerinden,
radyo dalgalarına ve mikrodalgalara; kızıl ötesi, görünür ışık, ultraviyole
ışık, gama ışınları, solar ışınlara kadar her ışık dalgası, elektromanyetik
ölçümde farklı oktavları temsil ederler.
Dışarıdaki Işık Aslında Nerede?
Işık,
bize dış dünyayı görünür kılan, dışarıdaki görüntünün oluşmasına vesile
olan şey midir? Dışarı çıktığınızda etrafınızdaki tüm maddesel
varlıkların var olmasına ama kapkaranlık bir odada maddenin bizim için
tamamen yok olmasına sebep olan şey ışık mıdır? Eğer ışık olmasa,
etrafımızdaki dünya bizim için tamamen yok mu olacak?
Röntgen ışınlarından yararlanılarak röntgen makineleri üretilmiştir. Bunlar,
radyo dalgalarının oluşturduğu etkiyi, görülebilen ışığa çevirirler.
Bizim
algıladığımız dış dünyanın sadece görünür ışığın varlığıyla varlık
bulduğu iddiası, yalnızca bizim zannımızdır. Aslında dış dünyada ışık
yoktur, zifiri bir karanlık hakimdir. Ne lambalar, ne araba farları, ne
de Güneş gerçekte bizim bildiğimiz anlamda bir ışık saçmaz. Işık,
insanların beyinlerinde sadece bir algı olarak oluşur ve yaşadıkları
dünyayı aydınlatır.
Bunun
teknik açıklaması şudur: Güneş ve diğer ışık kaynakları, farklı dalga
boylarında elektromanyetik parçacıklar (fotonlar) saçarlar. Bu
parçacıklar, yapılarının öngördüğü şekilde evrene yayılır. Örneğin
birçok radyoaktif parçacık vücudumuzun içinden geçip gider. Onları
ancak kurşun levhalar durdurabilir. Bu parçacıkların bazıları o denli
ağır ve o kadar büyük miktarda enerji yüklüdürler ki, çoğu zaman
çarptıkları molekülü parçalayarak yollarına pek sapmadan devam ederler.
Bu, radyasyonun kansere yol açmasının altında yatan nedendir. Daha
güçsüz bir tür radyasyon olan röntgen ışınlarından yararlanılarak
röntgen makineleri üretilmiştir. Bu makinelerin yaptığı iş, radyo
dalgalarının oluşturduğu etkiyi "görülebilen ışığa" çevirmek, yani
gözlerimiz tarafından algılanabilir hale getirmektir. Yani ışık, göz
tarafından algılandığı ve beyin tarafından yorumlandığı sürece var
olur. Dışarıda ise bildiğimiz manada bir ışığın varlığı, bir aydınlık
söz konusu değildir.
Radyo dalgaları normal şartlarda duyularımızın hiçbiri tarafından algılanmazlar.
Radyolar, bunları kulaklarımız tarafından duyulabilir ses dalgalarına çevirirler.
Radyo
dalgaları, parçacık içermedikleri için çarpışma anında insana zarar
vermezler. Bu dalgalar hiçbir duyumuz tarafından algılanamaz, ancak
evlerimizdeki radyolar bunları kulaklarımız tarafından duyulabilir ses
dalgalarına çevirir. Radyoda bir yayın yokken duyulan hışırtı, aslında
Güneş ve tüm yıldızlar tarafından evrenin başlangıcından bu yana
yayılan kozmik fon radyasyonunun "sesidir". Burada "ses" kelimesi ile
kastedilen, bu dalgaların radyolarımız tarafından işlenerek
kulaklarımız tarafından duyulabilir hale getirilmesi ve bunun ardından
beynimizde oluşturdukları algıdır. Yani, gerçekte bizim için var
olmayan, fiziksel anlamda da maddesel varlığı olmayan dalgalar, radyo
tarafından kulağın duyduğu ve beynin yorumladığı bir şekle
dönüştürülür.
Aynı durum
televizyon için de geçerlidir. Bizim için gerçekte görünür olmayan
çeşitli ışık dalgaları, televizyon tarafından yorumlanarak, bizim
algılayabileceğimiz şekle dönüştürülür.
Frekansları nedeniyle daha fazla enerji yüklü olan mor ötesi ışınlar,
cilde nüfuz edebilir ve bazen genetik şifrede bozulmalara sebep
olabilir.
"Işık"
dediğimiz algıya kaynaklık eden fotonlar ise çok daha hafif
parçacıklardır ve çoğunlukla ilk çarptıkları atomdan sekerler. Üstelik
bunu yaparken çarptıkları yere pek bir zarar da vermezler. Frekansları,
yani titreşim hızları nedeniyle daha fazla enerji yüklü olan mor ötesi
(ultraviyole) ışınları, cildimize nüfuz edebilir ve bazen genetik
şifremizde bozulmalara neden olabilir. Belli saatlerde güneş ışığına
çok fazla maruz kalmanın kansere neden olabilmesi bundandır.
Frekansları
gereği kızıl ötesi (enfraruj) olarak adlandırılan fotonlar ise
çarptıkları yüzeyde enerjilerinin bir kısmını bırakırlar ve buradaki
atomların titreşim hızını, yani ısısını artırırlar. Bu yönleriyle kızıl
ötesi ışınlar, ısı ışınları olarak da adlandırılır. Akkor haline gelmiş
bir kömür sobası veya bir elektrik sobası bol miktarda kızıl ötesi ışın
yayar. Bu ışınlar cildimiz tarafından sıcaklık hissi olarak algılanır.
Gerçekte dışarıda "sıcaklık" diye bir şey de yoktur. Sıcaklık dediğimiz
şey, ışık dalgalarının meydana getirdikleri enerjiden ibarettir.
Sıcaklığı algılayanın, hissedenin varlığı olmaksızın, "sıcak" diye bir
şeyin varlığını iddia etmek imkansızdır.
Gerçekte dışarıda ısı ve ışık yoktur. Çeşitli frekanslarda dolaşıp
duran parçacıkları görülür ve hissedilir hale getiren ise beynimizdeki
algı merkezidir.
Dışarıda var olduğunu zannettiğimiz canlı ve ışıklı dünya, bizde algı
olarak meydana gelen bir hayaldir aslında. Güneşli bir günde
seyrettiğimiz deniz manzarası, yalnızca beynimize iletilen elektrik
sinyallerinin oluşturduğu bir görüntüdür. Bu görüntünün dışarıdaki
aslına hiçbir zaman ulaşamayız.
Fotonların
bir kısmı da vardır ki frekansları mor ötesi ve kızıl ötesi ışınların
arasında kalmıştır. Bunlar gözümüzün arkasındaki retina tabakasına
düştüğünde buradaki hücreler tarafından elektrik sinyaline çevrilirler.
Biz de gerçekte fiziksel birer parçacık olan fotonları "ışık" olarak
algılarız. Eğer gözümüzdeki hücreler fotonları "ısı parçacıkları"
olarak algılasalardı, o zaman bizim için ışık, renk ve karanlık olarak
adlandırdığımız kavramlar hiçbir zaman olmayacak, cisimlere
baktığımızda onların sadece "sıcak" veya "soğuk" olduklarını
hissedecektik. Bir başka deyişle dışarıdaki dünyanın varlık şekli,
bizim duyularımızın onu algılama şekline bağlıdır. Dışarıda ısı ve ışık
yoktur. Çevremiz, çeşitli frekanslarda ve dalga şeklinde dolaşıp duran
parçacıklarla çevrilmiştir. Bunları bizim için "görülür ve hissedilir
hale getiren şey", yalnızca beynimizdeki algı merkezleridir.
Gözümüzün
retina tabakasına düşen fotonlar, buradaki algı hücreleri tarafından
elektrik akımına dönüştürülürler. Bu elektrik akımı sinirler tarafından
beyindeki görme merkezine taşınır. Beyindeki görme merkezi bu elektrik
akımlarını yorumlayarak bir görüntü oluşturur. Fizik kitaplarında
ışığın bu özelliği şöyle ifade edilmektedir:
Işık
kelimesi fiziksel veya objektif bir manada, elektromanyetik dalgalarla
veya fotonlarla ilgili olarak kullanıldı. Aynı kelime psikolojik bir
manada elektromanyetik dalgalar ve fotonlar, göz retinasına çarptığı
vakit insanda uyanan hisle ilgili olarak da kullanılmaktadır. Işık
kelimesinin hem objektif hem de subjektif kavramlarını birlikte ifade
edelim: Işık, bir insan gözünde, retinanın uyarılmasından doğan görme
etkileriyle varlığını gösteren bir enerji şeklidir.35
Dışarıda
var olduğunu zannettiğimiz canlı ve ışıklı dünya, dışarıda maddesel bir
varlığı olan ama bu varlığın aslını bizim hiçbir şekilde göremediğimiz,
bizde algı olarak meydana gelen bir hayaldir aslında. Güneşli bir günde
seyrettiğimiz deniz manzarası gerçekte tümüyle bir karanlıktan
ibarettir. Orada hiçbir ışıltı, denizin parlaklığı, havanın netliği ve
güneşin göz alıcı ışıkları yoktur. Bize ait bu canlı ve ışıklı
görüntüyü algılamamızı sağlayan şey, yalnızca beynimize iletilen
elektrik sinyalleridir. Işık; beynimizde meydana gelen bir algı
olmasının dışında, dışarıda da yalnızca bir enerji şekli olarak vardır.
Dolayısıyla, maddenin varlık sebebi olarak düşünülen ışık, bizim için
yalnızca bir hayalden ibarettir.
Bu
gerçeğe baktığımızda ilginç bir sonuca varırız: Aslında gözümüzün
"görme" gibi bir özelliği yoktur. Göz, sadece fotonları elektrik
sinyaline çeviren bir ara birimdir. İdrak etme kabiliyetine sahip
değildir. Çevremizi sardığını düşündüğümüz pırıl pırıl dünyayı seyreden
göz değildir. Işık veya renk hissi gözde oluşmaz. Bu konu, görme ile
ilgili önümüzdeki bölümlerde detaylı anlatılacaktır.
Güneş'i bir aydınlık, Ay'ı bir nur kılan ve yılların sayısını ve hesabı
bilmeniz için ona duraklar tespit eden O'dur. Allah, bunları ancak hak
ile yaratmıştır. O, bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer
açıklamaktadır.
(Yunus Suresi,5)
Renkler Yalnızca Beynimizde mi?
Işık
sadece beynimizde oluşan bir algıdan ibarettir. Dolayısıyla, kaynağı
ışık olan ve tüm yaşamımızı çevrelemiş olan renkler de, beynin
yorumundan başka bir şey değildir.
Her
bir frekanstaki fotonlara renk adı verilir. Fotonun titreşim boyutuna
göre renkleri birbirinden ayırt ederiz. Yani, kırmızı bizim için farklı
titreşim boyutunun, sarı ise başka bir titreşim boyutunun meydana
getirdiği renklerdir. Kağıt beyazdır, çünkü her frekansı yansıtır ve
bunların bileşimi beyazı meydana getirir. Yaprak yeşildir, çünkü
yalnızca yeşil renk hissi veren frekanslardaki fotonları yansıtır, geri
kalanları emer. Cam saydamdır, çünkü fotonlar hemen hemen hiçbir
engelle karşılaşmadan camın içinden geçerek bize ulaşabilirler. Siyah
bir kumaş, tüm fotonları soğurduğu için geriye hiçbir şey yansımaz.
Yani buradan gözümüze fotonlar ulaşmaz, biz de onu karanlık yani siyah
olarak algılarız. Ayna görüntüyü kopyalar, çünkü yansıtma yüzeyi
pürüzsüzdür ve gelen ışınlar çarpıp sektikleri anda birbirlerine olan
paralellikleri hemen hemen hiç bozulmaz.
Renk ilk olarak gözün retina tabakasında algılanır. Retinadaki üç ana
koni hücre buradaki farklı dalga boylarına tepki verir. Koni
hücrelerinin farklı oranlarda uyarılmaları sonucunda milyonlarca farklı
renk tonu ortaya çıkar. Koni hücrelerinde elektrik sinyallerine
dönüştürülen bu renkler, optik sinire iletilir. Bunun sonucunda
karşımızdaki rengarenk dünya oluşur. Ancak aslında, beynin bu bölümünde
hiç renk yoktur. Renkli dünya bizim yalnızca algıladığımız şeydir.
Rengin
algılanması gözün retina tabakasındaki koni hücrelerinde başlar.
Retinada, ışığın belli dalga boyuna tepki veren üç ana koni hücre grubu
vardır. Bu hücre gruplarının birincisi kırmızı, ikincisi mavi, üçüncüsü
ise yeşil ışığa hassastır. Bu üç farklı koni hücresinin farklı
oranlarda uyarılmaları sonucunda milyonlarca farklı renk tonu ortaya
çıkar. Ancak, ışığın koni hücrelerine ulaşması renklerin oluşması için
yeterli değildir. John Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden
araştırmacı Jeremy Nathans, gözdeki hücrelerin renkleri oluşturmadığını
şöyle belirtir:
Bir
koni hücresinin tek yapabildiği, ışığı yakalayıp onun yoğunluğu
hakkında bilgi vermektir. Renk hakkında size hiçbir şey söylemez.36
Koni
hücreleri algıladıkları bu renk bilgilerini, sahip oldukları pigmentler
sayesinde elektrik sinyallerine dönüştürürler. Bu hücrelere bağlı olan
sinir hücreleri de elektrik sinyallerini beyindeki özel bir bölgeye
iletirler. İşte hayatımız boyunca gördüğümüz rengarenk dünyamızın
oluştuğu yer beyindeki bu özel bölgedir.
Peki beynin bu bölümünde hiç renk var mıdır?
Beynin
bu özel bölgesi, tıpkı beynin diğer bölgeleri gibi kapkaranlıktır.
Orada hiçbir ışık, hiçbir renk yoktur. Beynin bu bölgesinde kırmızı,
yeşil, sarı renk yoktur. Beyaz yoktur. Rengarenk çiçekli bahçeler,
gözümüzü kamaştıran güneş ışığının hiçbir yansıması yoktur. Masmavi
gökyüzü, yemyeşil ağaçlar yoktur. Kafatasının içi zifiri karanlıktır.
Gözlerimizden içeriye doğru ışığın girdiğini zannederiz. Oysa, ne
gözlerimizin dışında, ne de gözlerimizin arkasında ışıktan eser yoktur.
Renklerin oluşumu,
nesnelerin ışığı yansıtma özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Dış
dünyada ışık olmadığına göre, renklerin varlığı da söz konusu değildir.
O halde "dışarıda" olarak kabul ettiğimiz renkli dünya nerededir? Bu
renkli dünya, ne dışarıdan bize doğrudan ulaşabilir, ne de beynimizin
içinde oluşur. Renkli dünya, bizim algıladığımız şeydir. Biz öyle
yorumladığımız için bu şekildedir.
Cambridge Üniversitesi matematik ve teorik fizik bölümünden Peter Russell bu durumu şu şekilde tarif eder:
"Dışarıdaki"
dünyanın, bizim tecrübe ettiğimizden oldukça farklı olduğu gerçeği pek
çok kişiyi şaşırtmaktadır. Yeşil renkle ilgili deneyimlerimizi
değerlendirin. Fiziksel dünyada belirli bir frekansta ışık vardır ama
ışığın kendisi yeşil değildir. Gözden beyne iletilen elektrik
impulsları da yeşil değildir. Orada hiçbir renk yoktur. Gördüğümüz
yeşil renk, bu ışık frekansına cevap veren zihinde görülen bir
niteliktir. Zihnin yalnızca nesnel deneyimi olarak var olur.37 (vurgu orijinaline aittir.)
Bizim "dışarısı" olarak algıladığımız mekanda aslında hiç renk yoktur.
Bizim ışık ve renk olarak yorumladığımız foton hareketleri, zifiri
karanlık bir ortamda gerçekleşen fiziksel olaylardan başka bir şey
değildir.
Renkler,
tıpkı ışık gibi, beynin yorumu ile ortaya çıkar. Görüntümüzde var olan
aydınlık ve renkli dünya, yalnızca bizim bu şekilde algıladığımız
radyasyon türlerinin oluşturduğu bir dünyadır.* (*: Tüm ışık dalgaları
elektromanyetik radyasyondan oluşur. Bazılarının zararlı, bazılarının
zararsız olmasının nedeni ise sahip oldukları dalga boylarıdır.) Yorum
tamamen bize aittir. Bristol Üniversitesi fahri nöropsikoloji profesörü
Richard L. Gregory, Eye and Brain (Göz ve Beyin) isimli kitabında bu
gerçeği şöyle özetlemiştir:
Işık,
kelimenin tam anlamıyla renkli değildir. Işık, parlaklık ve renk
algılarını verir. Ama bunu, ancak uygun bir göz ve sinir sistemi ile
başarabilir.38
Gözde
oluşacak bir hasar veya yapısal bir farklılık, gelen fotonları farklı
elektrik sinyallerine dönüştürecek ve beyindeki görme merkezi aynı
özellikte dahi olsa, göz tarafından işlenen sinyaller, aynı cismin çok
farklı şekillerde algılanmasına neden olacaktır. Renk körleriyle normal
görenlerin belli renkleri çok farklı algılamaları ve yorumlamaları
bundandır.
Bütün bu
açıklamaların ortaya çıkardığı gerçek ise şudur: "Dışarısı" olarak
algıladığımız mekan, karanlıktır. Aslında karanlık kavramı da aldatıcı
olabilir. Orada hiçbir renk yoktur. Cıvıl cıvıl renklerle bize sunulmuş
olan üç boyutlu, aydınlık dünya tümüyle yanıltıcıdır. Bizim ışık veya
renk olarak yorumladığımız foton hareketleri, zifiri karanlık bir
ortamda gerçekleşen fiziksel olaylardan başka bir şey değildir. Göz de
dahil olmak üzere tüm vücudumuz ve üç boyutlu, rengarenk bir mekan
olarak gördüğümüz tüm maddi alem, bu boşluğun içinde yer alır. Bunu
bizim gördüğümüz şekilde yorumlayan, yalnızca beyindir. Ama işin ilginç
yanı, tüm bunları algılayan gözün ve tüm bunları yorumlayan beynin de
zifiri karanlık oluşudur. Işık ve renk, onu yorumlayan beynin içinde de
değildir.
Renk, kişinin algılama biçimi ile ilgili olduğuna göre, bizim
algıladığımız dünyanın, başkaları için de aynı olup olmadığını
bilmemize imkan yoktur. Birisi için kırmızı olan bir nesne, belki de
bir başkası için farklı renktedir. Onun kırmızı algısı ile
kendimizinkini kıyaslamamız olanaksızdır.
Bilinç
ve beyin konusunda sayısız çalışması bulunan Tufts Üniversitesi felsefe
profesörü Daniel C. Dennett, bu gerçeği şu şekilde özetlemektedir:
Ortak
kanıya göre bilim, renkleri fiziksel dünyadan kaldırmış ve yerine
sadece renksiz, farklı dalga boylarındaki elektromanyetik ışınları
bırakmıştır.39
Dennett, bir başka kitabında, renklerin meydana gelişi hakkında ise şunları söylemektedir:
Dünyada
renk yoktur; renk sadece bakanın gözünde ve beyninde oluşur. Nesneler
ışığın farklı dalga boylarını yansıtırlar, ancak bu ışık dalgalarının
rengi yoktur.40
Renk,
kişinin dışarıdaki ışığı algılama biçimi ile ilgili olduğuna göre,
bizim algıladığımız dünyanın, başkaları için de aynı olup olmadığını
bilmemize imkan yoktur. Bir başkasının kırmızı olarak gördüğü rengin
bizim için de aynı kırmızı olduğunu hiçbir zaman bilemeyiz. "Rengarenk"
kavramı, belki bizim için milyonlarca farklı rengin bir arada oluşu ile
ifade ettiğimiz bir kavramdır. Ama bir başkası, çok daha sınırlı sayıda
renk netliği ve çeşitliliği görüyor ve bunu yine "rengarenk" olarak
yorumluyor olabilir. Bizim algımız ile, bizimle birlikte aynı nesneye
bakan karşımızdaki kişinin algısını karşılaştırma imkanımız yoktur.
Biz, aynı şeye baktığımızı zannederiz. Ama belki de bizim ve
karşımızdaki kişinin algıladığı şey, birbirinden son derece farklıdır.
Dış dünyayı algılayış şeklimiz, beş duyumuzla sınırlı olduğuna göre,
mavinin karşımızdaki kişi için de aynı mavi, kahvenin tadının
karşımızdaki kişi için de aynı tat olduğunu hiçbir zaman bilemez ve
bunu tarif edemeyiz.
Renk
körlüğü, renklerin yalnızca beynimizde oluştuğunun önemli
delillerindendir. Bilindiği gibi gözdeki retinada oluşan küçük bir
farklılık renk körlüğüne sebep olur. Bu durumdaki birçok insan, yeşil
ile kırmızıyı birbirinden ayırt edemez. Bizim için yeşil olan bir şey,
onların dünyasında tamamen farklı renktedir. Bunun tek sebebi, renk
kavramını farklı algılıyor oluşumuzdur. Bizim "yeşil" olduğundan emin
olduğumuz bir şeyi, karşı tarafın "gri" olarak görüyor olması, onun
yanıldığını göstermez. Hangisinin doğru algı olduğunu hiçbir zaman
bilemeyiz. Çünkü her ikisi de algıdır ve bunun gerçekliğini test etme
ve karşılaştırabilme imkanımız yoktur. Yeşil algısı da, gri algısı da
kişilerin kendi deneyimleridir ve bu kişisel deneyimlerin gerçekliği o
kişinin yorumuna kalmıştır.
Burada
varmamız gereken sonuç şudur: Varlıklara yüklediğimiz tüm nitelikler,
"dış dünyadaki asıllarına" değil beynimizdeki görüntülerine aittir.
Bizler hiçbir zaman algılarımızı aşıp, dışarıya ulaşamayacağımız için
maddelerin ya da renklerin gerçek varlığını da göremeyiz. Ünlü düşünür
Berkeley de bu gerçeğe şu sözleriyle dikkat çekmektedir:
Kısaca,
aynı şeyler, aynı zamanda bazıları için kırmızı, bazıları için sıcak
başkaları için tam tersi olabiliyorsa, bu demektir ki biz
yanılsamaların etkisindeyiz ve 'şeyler' ancak bizim zihnimizde vardır...41
Avustralya'nın
Adelaide Üniversitesi'nde görev yapan Oxford Üniversitesi'nden Gerard
O'Brien, bir radyo konuşmasında bu konuyla ilgili şunları
söylemektedir:
Dış
dünyaya baktığımızda nesneleri renkli olarak görüyoruz ve bu renklerin
de gerçekte tüm gördüğümüz nesnelere ait olduğunu düşünüyoruz. Ama şu
anda, bunun bu şekilde olup olmadığı ile ilgili oldukça ilginç bir soru
söz konusu. Birçok felsefeci bizim gördüğümüz renklerin, bu renklerin
özelliklerinin gerçekte dünyanın içimizde meydana gelen temsili
görüntüsünün özellikleri olduğunu iddia ediyorlar. Buna göre dünyanın
kendisine ait böyle renkler bulunmuyor. Bu nedenle bizim zihinlerimizin
dışında olan, bizim yaşadıklarımızdan bağımsız olan dünya aslında
renksiz... Sözün gelişi, siz elmaya bakmadığınız zaman yine kırmızı
renkte mi? Düşündüğümüz zaman dünyanın bizim gördüğümüzü düşündüğümüz
renkte olduğunu sanmak aslında bizim şovence yaklaşımımız. Çünkü artık
bu gezegeni paylaştığımız diğer canlıların farklı renk sistemleri
olduğunu ve bazı durumlarda renkler arasında bizden daha az ayırım
yaptıklarını ve bunun sonucunda dünyayı gerçekte bizim gördüğümüzden
farklı renklerde algıladıkları görüşünü biliyoruz. Bu nedenle biz
dünyayı belirli renklerde görüyoruz, fakat belki de hayvanlar farklı
renk grubu içinde görüyorlar. Neden şimdi bizim gördüğümüzün doğru
olduğunu düşünelim? Dünyanın gerçekte sahip olduğu renklerin bizim
gördüklerimiz olduğunu nereden bilebiliriz? Belki de bunlar sadece,
bizim ve yeryüzündeki hayvanların oluşturduğu görüntülerin özüne
ilişkin dünyayı kodlamanın iki farklı yolu.42
İnsan gözünden bakıldığında çiçeklerin görünümü.
Aynı çiçekleri arılar böyle görüyor.
O'Brien'ın
konuyla ilgili tespiti, gerçekten de "dışarıdaki gerçekliğin" nasıl bir
şey olduğunu sorgulama bakımından önemlidir. Bizim dışımızdaki diğer
canlıların da dışarıda ışık gördüklerine veya renkleri bizim gibi
algıladıklarına dair hiçbir delil yoktur. Bizim kanaatimizin en doğru
olduğunu gösteren bir bilimsel delile de ulaşmamız mümkün değildir. Bu
durumda dış dünya ile ilgili yalnızca zanlarımız ve tahminlerimiz söz
konusudur. Çünkü dış dünyayı bildiğimiz şekilde algılamamız, sahip
olduğumuz beş duyuya bağlıdır.
Dış Dünyayı Tanıtan 5 Duyu
Eğer
bildiğimiz her şey kendi zihnimizde görülen duyusal görüntülerse, bizim
algılarımızın dışında bir fiziksel gerçeklik olduğunu nereden
bilebiliriz? Bu yalnızca bir tahmin değil midir? Benim cevabım:
Evet'tir. Bu bir tahmindir; ama yine de en inandırıcı olandır.43
Peter Russell
Dış dünya ile ilgili her türlü bilgi ve niteliği, ancak duyu
organlarımız aracılığıyla öğreniriz. Duyu organlarımız vasıtasıyla
gelen elektrik sinyalleri kesildiğinde, dışarıda var olan dünya,
"yalnızca bizim için" yok olacaktır.
Dış
dünya dediğimiz şey, atomların birbirleriyle yaptıkları elektron
alışverişinden, radyo dalgalarının havada sürüklenişinden, hava
moleküllerinin titreşiminden ibarettir. Peki, bir nesneyi nesne haline
getiren atomlar ve moleküller ve radyo dalgalarını meydana getiren
enerji kaynakları acaba gerçekte var mıdır? Bunların varlığını bizlere
kanıtlayan nedir? Meydana getirdikleri maddesel varlıklar mı;
gördüğümüz, kokladığımız, hissettiğimiz cisimler mi; yoksa duyduğumuz
veya izlediğimiz radyo dalgaları mı? Yoksa beş duyumuzdan bizlere
ulaşan elektrik sinyalleri mi? Bu elektrik sinyalleri ortadan
kalktığında ne olacak? Dış dünya yok mu olacak?
Dış
dünya, yoğunlaştırılmış bir dalga şekli olarak vardır. Ancak bizim
algıladığımız dünya, dış dünyanın aslı değildir. Dolayısıyla, bize
ulaşan elektrik sinyalleri ortadan kalktığında, bizim için dış dünya
gerçekten de yok olacaktır. Çünkü dış dünya ile ilgili her türlü bilgi
ve niteliği, ancak duyu organlarımız aracılığıyla öğreniriz.
Bize
dış dünya ile ilgili verilen bilgi, yalnızca duyu organlarımızın bize
ilettiği şekildedir. Bize ulaşan bu bilgiler, bir dizi işlem sonucunda
elektrik sinyaline dönüştürülür ve bu sinyaller beynimizin ilgili
noktalarında yorumlanır. Dolayısıyla içtiğimiz bir içecek,
seyrettiğimiz bir film, kokladığımız bir çiçek beynimizin bu yorumunun
bir sonucudur.
Ancak
burada şu gerçeği tekrar hatırlatmakta fayda vardır: Beynimizde
gerçekte ne renkler, ne sesler, ne de görüntüler vardır. Beynimizde var
olan şey sadece elektrik sinyalleridir. Karşımızda seyrettiğimizi
zannettiğimiz uçsuz bucaksız manzara, bakmaya doyamadığımız rengarenk
bir çiçek, yüksek sesli müzik, tadına hayran kaldığımız mükemmel bir
yemek aslında yalnızca beynimize ulaşan elektrik sinyallerinden
ibarettir. Bu, kuşkusuz dış dünyanın yokluğu anlamına gelmemektedir.
Duyu organlarımızdan beynimize iletilen elektrik sinyallerinin
kesilmesi, dışarıda var olan dünyayı ortadan kaldırmayacaktır. Böyle
bir durumda dış dünya, "sadece bizim için" yok olacaktır. Çünkü, bize
ait dış dünya, yalnızca elektrik sinyallerinin beynimizde
yorumlanmasından ibarettir.
Mapping
The Mind (Zihnin Haritasını Çıkarmak) isimli kitabında bilim yazarı
Rita Carter, dünyayı nasıl algıladığımızı şöyle açıklar:
Her
bir duyu organı kendine uygun uyarıya cevap verecek şekilde
yaratılmıştır. Bu uyarılar ise, moleküller, dalgalar veya titreşimler
şeklindedir. Tüm bu çeşitliliklerine rağmen duyu organları temelde aynı
görevi görürler: Kendilerine özgü uyarıları elektrik sinyallerine
dönüştürürler. Bir uyarı ise sadece bir uyarıdır. Kırmızı renk değildir
veya Beethoven'ın Beşinci Senfonisi'nin ilk notası değildir, sadece bir
elektrik enerjisidir. Aslında, bir duyuyu diğerlerinden farklı hale
getirmek yerine, duyu organları hepsini benzer hale, yani elektrik
sinyallerine dönüştürürler.
Öyle
ise, tüm duyulara ilişkin uyarılar, birbirinden tamamen farksız bir
formda beyne, elektrik akımları şeklinde girerler ve buradaki sinir
hücrelerini uyarırlar. Tüm olan budur. Bu elektrik sinyallerini tekrar
ışık dalgalarına veya moleküllere dönüştüren bir geri dönüşüm sistemi
yoktur. Bir elektrik akımının görüntüye ve bir diğerinin kokuya
dönüşmesi ise, bu elektrik akımının hangi sinir hücrelerini
etkilediğine bağlıdır.44
Bu,
gerçekten de son derece şaşırtıcı ve önemli bir konudur. Dünya hakkında
aldığımız tüm hisler, görüntüler, tatlar, sesler, aslında aynı
malzemeden, elektrik sinyallerinden meydana gelmektedir. Elektrik
sinyallerini bizim için anlamlı hale getiren, onları lezzetli bir
yiyecek, güzel bir manzara, hareketli bir müzik şekline dönüştüren ise
bu elektrik sinyallerinin beynimizde etkileştiği bölgedir. Ama onu
hisseden ve algılayan varlık başkadır. Beyin ve elektrik sinyalleri,
bir yemeğin tadını, bir çiçeğin rengini ve kokusunu hissedip ondan zevk
alamaz. Materyalist bilim adamlarının fark edemedikleri şey, algılayıp
hissedenin, beyinden farklı bir şey, yani "ruh" olduğudur.
Kaliforniya
Üniversitesi'nden nörobilimci ve psikiyatri profesörü Jeffrey M.
Schwartz, algının beyinden bağımsız meydana geldiği gerçeğini şu
sözlerle açıklamaktadır:
Her
bilinç durumu, muhtemelen tek ve eşsiz olan belli bir hisse sahiptir.
Bir hamburgeri ısırdığınızda edindiğiniz deneyim, bir bifteği
çiğnemekten farklıdır. Her türlü tat deneyimi, bir Chopin etüdünü
dinlemekten veya şimşekli bir fırtınayı seyretmekten veya bir içeceğin
kokusundan farklıdır. Görsel kortekste kırmızının oluştuğu yerin
belirlenmesi, bizim kırmızıyı algılamamız veya kırmızı algısının neden
Alfredo yemeğinin tadından veya (Beethoven'in eseri) "für Elise"yi
dinlemekten farklı olduğunu açıklamaktan uzaktır... En detaylı MR'lar
bile algılamanın veya fark etmenin fiziksel kaynakları dışında bir şey
vermemektedir. Bunun nasıl bir duygu olduğunu açıklamanın yanına bile
yaklaşamamaktadır. Kişinin birincil olarak kırmızıyı algılaması
konusunu açıklayamamaktadır. Bunun farklı insanlar için de aynı
olduğunu nereden bilebiliriz? Neden beyin mekanizmaları üzerinde
çalışmak, hatta moleküler seviyede çalışmak, bu sorulara hiçbir şekilde
bir cevap sağlayamamaktadır?45
Peter Russell ise, bu gerçeği şu şekilde açıklamıştır:
Ne
zaman fiziksel görünüm ayrıntılarını araştırmaya kalksak, hep elimiz
boş dönüyoruz. Fiziksel ile ilgili olarak edindiğimiz her fikir yanlış
çıkıyor. Maddecilik fikri gözlerimizin önünde buharlaşıp gidiyor. Ama
maddesel dünyaya olan inancımız gitgide kökleşiyor - bizim
deneyimlerimizle sürekli olarak takviye oluyor - öyle ki, bunların
fiziksel bir temeli olması gerektiğine dair zannımıza sıkı sıkıya
yapışıyoruz. Dünya'nın tüm evrenin merkezinde olduğu zannından hiçbir
zaman şüphe etmeyen ortaçağ astronomları gibi, dış dünyanın fiziksel
bir kökeni olduğu zannımızı hiçbir zaman sorgulamıyoruz. Gerçekten de,
bunun yanıtının doğruca bize bakıyor olabileceğini fark ettiğimde
oldukça şaşırdım. Belki de dışarıda gerçekten de hiçbir şey yok. Yani,
hiçbir "şey". Fiziksel görünüm diye bir şey yok. Belki de her şeyin
sadece beyinsel bir görünümü var.46
Beynin içinde, olup bitenleri izleyen bir küçük insan yoktur. Beyin
üzerine yapılan çalışmalar, algılayanın kim olduğu sorusuna hiçbir
zaman cevap vermeyecektir. Çünkü algılayan, insanın fiziksel
benliğinden bağımsız olan "ruh"tur.
Beyin
üzerine yapılan çalışmalar, algılayanın kim olduğuna dair sorulara
hiçbir zaman cevap vermeyecektir. Çünkü bilim adamlarının beyinde
aradıkları şey, aslında insanın fiziksel bedeninden farklı, kendi
benliğinde var olan şeydir.
Stanford
Üniversitesi nöropsikoloji profesörü Karl Pribram bilim ve felsefe
dünyasında, algıyı hissedenin kim olduğu ile ilgili bu önemli arayışa
şöyle dikkat çekmiştir:
Yunanlılardan
beri, filozoşar "makinenin içindeki hayalet", "küçük insanın içindeki
küçük insan", vb. üzerine düşünüp durmuşlardı. "Ben" - yani beyni
kullanan varlık- nerededir? Asıl bilmeyi gerçekleştiren kim? Assisili
Aziz Francis'in de söylemiş olduğu gibi: "Aradığımız şey bakanın ne
olduğudur."47
Şuur, yalnızca Allah'ın insana verdiği ruhun sahip olduğu bir
özelliktir. İnsan sahip olduğu ruh ile düşünüp algılayan, karar alıp
yorum yapabilen bir varlık haline gelir. Sahip olduğu bilinç ve akıl,
bu ruhun insana kazandırdığı özelliklerdir. Allah ayetinde şöyle
buyurur:
Böylece
sana emrimizden bir ruh vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir
bilmiyordun. Ancak Biz onu bir nur kıldık; onunla kullarımızdan
dilediklerimizi hidayete erdiririz. Şüphesiz sen, dosdoğru olan bir
yola yöneltip-iletiyorsun. (Şura Suresi, 52)
Bu konu ilerleyen bölümlerde detaylı olarak açıklanacaktır.
31- http://science.howstuffworks.com/light2.htm 32- Richard L. Gregory, Eye and Brain "the Psychology of Seeing", 5. baskı, Princeton Science Library, 5. baskı, 1997, s. 20 33- Fred Alan Wolf, Mind into matter "A New Alchemy of Science and Spirit", 2001, Moment Point Press, s. 136 34- Fred Alan Wolf, Mind into matter "A New Alchemy of Science and Spirit", 2001, Moment Point Press, s. 137 35- M. Ali Yaz, Sait Aksoy, Fizik 3, Sürat Yayınları, 36- http://hhmi.org/senses/b140.html 37- Peter Russell, The Primacy of Consciousness, http://www.peterussell.com/SP/PrimConsc.html 38- Richard L. Gregory, Eye and Brain "the Psychology of Seeing", 5. baskı, Princeton Science Library, 5. baskı, 1997, s. 84 39- Daniel C Dennett, Brainchildren, Essays on Designing Minds, The MIT Press, Cambridge, 1998, s. 142 40- Daniel C Dennett, Brainchildren, Essays on Designing Minds, s. 142 41- George Politzer, Felsefenin Başlangıç 42-
Natasha Mitchell, Is the Visual World a Grand Illusion?, Radyo
Programı, 18 Ocak 2004,
http://www.abc.net.au/rn/science/mind/s996555.htm 43-
Peter Russell, From Science to God "A physicist's Journey into the
Mystery of Consciousness", New World Library, 2002, s. 47 44- Rita Carter, Mapping The Mind, University of California Press, London, 1999, s. 107 45-
Jeffrey M. Schwartz, Sharon Begley, The Mind and The Brain
"Neuroplasticity and the Power of Mental Force", Regan Books, 2003, s.
26-274 46- Peter Russell, The Primacy of Consciousness, http://www.peterussell.com/SP/PrimConsc.html 47-
Karl Pribram, David Bohm, Marilyn Ferguson, Fritjof Capra, Holografik
Evren I, Çev: Ali Çakıroğlu, Kuraldışı Yayınları, İstanbul: 1996, s. 37